24 Temmuz 2010 Cumartesi

tirad'ı beklerken

gün gece trt'de ahmet mekin'in başrolünde oynadığı, necip fazıl'ın bir adam yaratmak adlı tiyatro eserinden uyarlanan sinema filmi oynuyordu. siyah beyaz bir film. başından yakalayamamıştım maalesef, ancak orta ve son kısımlarını izleyebildim. ahmet mekin dışında oyunculuklar çok iyi değildi, kamera açıları kötüydü vs. ancak bunların hiç biri zerre önem taşımadı. zira yıllardır okusam, okuyayım, dur bi' okuyayım dediğim ancak bir türlü kısmet olmayan bir adam yaratmak ile tanışıyordum.

tiyatro eserlerini kitaptan okumak işkencedir. bir kaç kere denedim, oradan biliyorum. zevk vermez. ancak bir oyuncu iseniz ve o eseri oynayacaksanız, etüdlerde bulunmak için faydalı olabilir bana göre. kısa bir kaç şey dışında en fazla faust'a dayanabilmiştim, ki o da goethe'nin hatırına, galiba. artık shakespeare'lerin revaçta olduğu günlerde değiliz. tiyatrolarda ayı kardeş temalı 3. sınıf çocuk tiyatrosu dışında pek bir şey oynanmıyor. pardon, zeka dolu yüksek mizah ürünü modern tiyatro eserelrini de unutmayalım. işte bu nedenle benim için hoş bir sürpriz oldu, tiyatroda izlememin muhtemelen mümkün olmadığı bir eseri tesadüfen televizyondan izleyebilmek.

tirad'a hasret bir modern zaman yaşıyoruz. birbirinin ardına eklenen düşünülmüş cümleler yok artık. böyle bir beklentisi olan insanlar da yok galiba. ne oldu dünyaya, cümlelerimizi basitleştirdiğimiz kadar basitleştirdik mi kendimizi? lineer mi oldu, yıllar yılı gizi çözülemeyen karmakarışık ve giz dolu insan? yoksa derdimiz mi tükendi, aşklarımız, acılarımız, coşkularımız, hayallerimiz?

16 Temmuz 2010 Cuma

bir takım gerginler


insanlara hükmetmeye, kendi sözde gücünü kabul ettirmeye, problem çıkarıp can sıkmaya çalışan insanlardan hayatta çok az şeyden iğrendiğim kadar iğrenirim. bu iğrenmenin altında onlara mide bulantısıyla karışık acıdığım da olur.

küçüklüklerini düşünürüm, ailelerini, babalarını, öğretmenlerini, komutanlarını, eşlerini. eşleri onları küçümsemiş olabilir, komutanları aşağılamış, babaları kemerle dövmüş, okulda arkadaşları küçük düşürerek bir maskota dönüştürmüş olabilir. dışarıdan bakanların gözünde yaratmak istedikleri o müthiş imaj yoktur artık benim için. kuduz ama yağmur altında sırılsıklam olmuş bir sokak köpeği görürüm sadece.

insanlara kendini zorla kabul ettirme çabasıdır bu özetle. kabul edilmediği oyunu sabote eden çocuk çabasıdır. çevresi ve toplum tarafından dışlanan veya dışlandığını düşünen insanların intikam çabasıdır. sırf kendisini insanlara kabul ettirebilme, onlara problem çıkarabilme arzusunu tatmin etmek için çabalamıştır karşımızdaki. muhtemelen bu çaba sırasında da sık sık kendisini motive ediyordur, bu günlerin, sana çıkartacağı sorunların veya kuracağı ters cümlelerin hayallerini kurarak.

hak vermeye çalış demiyorum. onu anlamaya çalış. bir doğa olayı gibi, bir metabolik işlem gibi görmeye çalış. onun davranışının altında yatan şeyleri düşün. ona karşı duyduğun öfke artık bir acımaya ve dalga geçmeye dönüşecektir. o sana hükmettiğini zannederken, sen onun ilkokulda arkadaşları tarafından dalga geçilirkenki halini düşün ve şimdiki haliyle üst üste bindir. tavsiye ederim, eğlenceli bir oyun.

aslında bir parça acıma da duyabilirsin. bilmelisin ki mutlu insanlar, başarılı insanlar, huzurlu insanlar kimse ile uğraşmazlar. evet mutsuzdur bu insanlar. seninle ve senin gibilerle uğraşıp azap çektirdikleri günlerin sonunda kafalarını yastığa koyduklarında mutsuzluklarının farkına varırlar. eğer varmıyorlarsa da mutlaka bilinç altında etkisini gösteriyordur bu kendinden memnun olmama hali.

bu satırları böyle bir insanla karşılaştığım bir günde yazıyorum. ben dizüstümün klavyesinde parmaklarımı gezdirirken, paralel evrenlerde bizimki sınıfta öğretmenince aşağılanıyor. bir diğer olasılık uzayında da karısı hakaret ediyor. bir diğerinde de mahallenin belalı çocuğundan sağlam bir sopa yiyor.

anafikir şu, insanlar rahat olmalı.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

vaziyet nedir

monolog yapmak istedim. bunu için seni canlandırıp karşıma oturttum sevgili günlüğüm. haller keyifler nasıl? beni soracak olursan, ki sormak zorundasın, bilmiyorum.

hakikaten bilmiyorum nasıl olduğumu. sentetik serotonin takviyesini bıraktıktan sonra aslında daha sıkıntılı ve daha hayatın farkında bir dönem bekliyordum. aslında gerçekten çok zor ve acı verici şeyler yaşadım. ama daha sonra, kendimden beklemediğim bir şekilde toparladım sanıyorum. buradaki sanıyorum ifadesi önemli sevgili günlük, not et kafana. çünkü bu yazının asıl teması sanmak.

evet toparladım sanıyorum fakat şöyle de bir tehlike var. iç kanama diye bir şey duydun mu? işte onu diyorum. kamyon çarpar adama, hiç bir şeyi yoktur, hatta hastaneye gitmeye bile gerek duymaz. dışarıdan bakıldığında hiç bir şey görünmemesine, hatta kişinin bile bir şey hissetmemesine rağmen o adamın cansız cesedi çıkar yürüyerek girdiği hastaneden. şimdi anladın mı niye kamyon çarptıktan sonra canımın acımasını istediğimi?

diğer bir boyut da söz konusu. esasında yaratıcı düşünceyi, kafayı bir şeye odaklamayı engelliyor diye bırakmıştım sentetik mutluluğu. dersler ve ders dışı çalışmalarda hakikaten büyük bir ilerleme oldu. artık bir şeye odaklanmakta zorluk yaşamıyorum. ama farkındaysan uzun zamandır ne bir yazı, ne bir şiir, hiç bir şey ortaya koyamıyorum. yaşadıklarım ve onların üzerine yaptığım düşünce seansları sonucu daha duygusuz bir adama dönüştüm galiba.

umduğum kadar büyük bir acı yaşamıyorum diyorum ya, acı olmayınca da kendimi eksik hissediyorum. aşkın ve hayata karşı hayalci bir duruş sergilemenin önemli bir argümanı acıdır sevgili sözlük. işte bu nedenle de ben buyum dediğim çizgiden de uzaklaşıyor olabilirim. romantizm, duvara çarpınca realizme dönüşmüş olabilir. eğer böyleyse, o yanımı özleyeceğim.

bazı konularda hayata bakış açım çok değişti sevgili günlük. travmalar insanın kişiliğini değiştirirler, haliyle. hakikaten duygusuzlaşmış da olabilirim, kendimi korumak için sert bir kabuk üretmiş de olabilirim. artık göreceğiz, bu ağrı kesici etkisi ne kadar sürecek.