1 Ekim 2011 Cumartesi

en anlamlı yazı


selamlar. işte sadece bu cümle bile tek başına bir klişe. çok kişinin umurundaymış gibi, uzun süredir blog'unu ihmal ettiğini ifade etme ihtiyacı hisseden ve bunu da son derece saçma bir mahcubiyet edasıyla süsleyen o büyük kalabalığa katılmak istediğimi fark ettim bu yazıyı yazmadan evvel. ve şimdi fark ediyorum ki gayet uzun bir cümle yazmışım.

uzun süredir blog'a yazı yazmadığım için, blog tutma rutinlerinin ve dahi ritüellerinin saçmalıklarına çok daha subjektif bir şekilde yaklaşabildiğimi heyecan ve sevinçle görüyorum. örneğin kendi kendime yüklediğim şu her yazıya güzel bir resim bulup koyma angaryasının anlamsızlığı çok daha net göründü birden gözüme. ama ben gene duramam, buna da güzel bir resim koyarım. ah şu estetik damarı yok mu.

hah, işte tam bir sonuca bağlanır herhalde bu yazı deme ihtimalinizin olduğu şu noktada bitiriyorum yazıyı. her şey de böyle bir anda bitmiyor mu zaten? al sana mizah. al başına çal.

sevgiler.

6 Aralık 2010 Pazartesi

asla uğraşma aşkını anlatmaya (never seek to tell thy love) - william blake


"asla uğraşma aşkını anlatmaya,
aşk varolur yalnızca dile gelmeden;
nasıl hareket ederse soylu rüzgar
sessizce, görünmeden.

anlattım aşkımı, anlattım aşkımı,
anlattım ona tüm yüreğimdekileri;
titreyerek dehşetli korkularla, buz gibi,
ah! yanımdan ayrıldı.

uzaklaştıktan az sonra benden,
bir gezgin onu elde etti,
sessizce, görünmeden:
ah, bu inkar edilmezdi."



william blake'ın kolay anlaşılabilen nadir şiirlerinden biri galiba, belki de yeganesi. 18. yüzyılda yaşamış bir ingilizin bu şiirde anlattıkları kimseye anlaşılmaz gelmiyor. herkes kıyısından köşesinden yaşamış belli ki, en azından duymuş. kimisi de göğsünün ortasında yumruk gibi yemiş, belki nefesi kesilmiş. açıklanacak çok şey yok. hoş, açıklanmaya ihtiyaç duyan şeyler de olsa şiir otopsisinden nefret ederim zaten.

bazen çok sofistike anlatımlara ihtiyaç duyuyoruz duygularımızın ifşasında. bazen de son derece basit, saf, baskın duyguları anlatmak ihtiyacı duyuyoruz. haliyle ifademiz de yalın ve anlaşılabilir oluyor. bu duyguya yabancı olanlar ortaya çıkan ifadeleri basitlikle suçlayabilirler, onların cehaletindendir.

gökyüzü özgürlüğümüzdür, geleceğimizdir, sığındığımızdır, nefesimizdir. gökyüzünün ifade ettiği şey yaşamımızın çok büyük bir parçasıdır. onun için sadedir gökyüzü. çoğunlukla mavi lacivert med cezirinde olup, kızıla da boyanmaktadır. en fazla tek renk bulutlarla süslüdür. o ağırlığı taşıyabilmek ve gücünü hissettirebilmek için saftır. altında nokta olduğumuz göğümüzü karmaşık ve rengarenk bir kompozisyona sahip olmadığı için eleştiremeyiz.

evet, dünyadaki en saf şeye dair saf bir şiir okudunuz. riyasız, yalansız, samimi duyguların karşılığını bulduğu veya en azından kıymetinin bilindiği bir dünyada tekrar dünyaya gelmenin saçma beklentisi içerisinde esenlikler dilerim.

"never seek to tell thy love
love that never told can be;
for the gentle wind does move
silently, invisibly.

i told my love, I told my love,
i told her all my heart,
trembling, cold, in ghastly fears
ah, she doth depart.

soon as she was gone from me
a traveller came by
silently, invisibly.
o, was no deny. "

6 Kasım 2010 Cumartesi

altı kasım iki bin on

evet, kemerleri bağlayalım. varış yeri belli olmayan bir uçuş deneyimi başlıyor.

anlaşılabilirlik kaygısı ya da onun daha kuvvetlisi olan anlama kaygısı neredeyse tüm medeniyetimizi kendisine göre şekillendirmiş durumda. bu ilk cümle bile aslında anlaşılabilirlik adına can sıkıcı duruyor olabilir. ironi diyebilirdim, ama demiyorum. çünkü anlamaya ve bu fiilin değişik bakış açılarında çekilmiş hallerini çok da önemsemiyorum. zaten bu yazının amacı bu durumdan bahsedebilmek. platon'un retorik kitabı gibi kalabalık bir giriş yaptıktan sonra okkalı bir devam yapmak icab ediyor sanırım.

yazmak ve konuşmak zaten salt anlaşılma kaygısının heykelleridir. yani genellikle. önceki bir yazımda çok kısa bir şekilde bahsetmiştim bundan. yazmak konusunun üzerine bir büyüteç tutarsak, harflerin anlamsızlığını fark ederiz. daha doğrusu, bizim öğrendiğimiz ve kabullendiğimiz anlam dünyasına göre anlamsızlığını. her bir harf birer kafka'dır. bir şey anlatmak istemeyen minik piyonlarımızı istediğimiz düzende dizerek sanal bir anlam yakalama kaygısı güdüyoruz. ve bu sanallığı yüceltiyor, gerçeği çerçevenin dışında bırakıyoruz.

legolardan yaptığımız oyuncakları anlamlandırabiliyor ruhumuz. fakat lego parçalarının başlı başına varlığını ve anlamını sığdıramıyor içine. belki, o da çok nadiren, yürürken ayağımıza bir parça battığı zaman çok kısıtlı da olsa bir anlam yükleyebiliyoruz bu yapı taşlarına. canımız yandığı için genellikle öfke soslu oluyor bu tanım etiketleri, haliyle. işte bu yüzden yaşama dair varoluşsal kestirimler pek iç açıcı değil. belki de bu sıkıntı, varlıkları onlar henüz bize etkimemişken anlamlandıramamamızdan kaynaklanıyor. yani ayağımıza batmadan.

evet, varoluşsal sıkıntı hayatın en önemli düğümü. çözülmeyen ve çözülmesi zaten kendi içerisinde anlamsız olan bir düğüm. çözülmesinden bahsetmek de anlamsız. çünkü bizim anlayışımız kıyaslama ile ve referans alma ile çalışır. nasıl ki bilgisayar sistemleri binary lojik işlemler ile algılayabiliyor ve karar verebiliyorsa, biz de böyle çalışıyoruz. niteliklerden kurtularak "şey"lerin sadece kendi özleri ile ilgilenemiyoruz. çünkü biz sadece bize görünen, bizi etkiyen belirteçlere göre algı kapılarımızı açabiliyoruz.

öz, karanlık bir odadaki bir canlı gibi. bize çarpana kadar beklemekten başka yapacağımız bir şey yok. çarptığı zaman ise sadece mevcudiyetinden emin olabiliyoruz: "evet, var". ancak daha fazlası imkansız. zaten mevcudiyet yalındır. üzerine bir şey almaz. sıfatı yoktur. sıfatı olmayınca göremiyoruz, beklendiği üzere. işte böyle kendi kuyruğunu yiyen bir yılan, ve hatta klein şişesidir bu girift sıkıntı.

aslında tam da buradan absürd kavramına sıçranabilirdi. ama bende cümleler ve betimlemeler yavaş yavaş flulaştı. burada keselim. belki ona da ayrı bir uçuş düzenleriz.

15 Ekim 2010 Cuma

ara

ara. araf belki de. sonunda neyi umduğunu bile bilmeksizin yaşamaya mahkum hissedilen uzun bir bekleyiş. günlerin ve ayların ağır çekim ayaklarının altından kaydığı bir bekleyiş. hayatından, aptal gibi olanları izlediğin -hatta izleyemediğin- bir kesit. kestirilemeyen bir doğa olayı gibi.

"özlüyorum. aslında seninle geçirdiğim günleri değil, geçirmeyi düşündüğüm günleri özlüyorum. çünkü ben iflah olmaz bir hayalperestim. belki de ilk defa ayaklarım seninle yere basacaktı. böyle olması gerekiyormuş."

her şeyin kendi kontrolümüzde olmasında ne kadar alışmışız. tercihlerimiz ile şekillendirdiğimizi düşündüğümüz edilgen dış dünya hayaline kapılıp gitmişiz. fazla mı önemsiyoruz kendimizi? bunun için mi çok büyük bir yıkım gerçekleşiyor elimizin kolumuzun bağlı kaldığı durumlarda? çabanın, samimiyetin, isteğin yetmediği o durumlarda... belki bunun için o kadar olgunlaştırıcı olduğu düşünülüyor bu meşhur duygunun ve yaşattıklarının. darbe aldıkça nasır tutup sertleşen, yaşayacağı daha sonraki darbeler için dayanıklılık kazanan ve belki de hissizleşen tek parçamız ellerimiz değil. sahiden daha da hissizleşiyoruz galiba yaşadığımız bu duvara çarpmaların ardından.

söylediklerimiz eğer kalıcı bir iz bırakmıyor olsaydı karşımızdakinde, ve bazı yolları yıkıp bazı yol ayrımları yaratmıyor olsaydı çok daha mutlu ve gerçek bir hayat sürüyor olurduk, inanın. soramadıklarımız, söyleyemediklerimiz o kadar çok ki. belki de bazı şeyleri bilmemek çok daha iyi. belki de bu işleyiş canımızın daha az yanması içindir, kim bilir.

hayalcinin yere çakılması
çok sert oluyor, inanın. bulutların üzerinden, tüllerle ve buharlarla şekillenmiş dünyandan realist ve acımasız beton zemine çok sert çakılıyorsun. son derece rahat hareket ettiğin o rüya ülkenden düştükten sonra zavallı bir yaratık gibi karnının üzerinde sürünmeye alışıyorsun. seçeneğin yok, bu gerçekçi diyarın kuralları böyle. ve gidecek başka bir diyar yok. bu, ebedi sürgün.

23 Eylül 2010 Perşembe

arkadaşlar iyidir?


dün gece mommo-kızkardeşim filmini izledim. çok güzeldi. izleyen çoğunluğun görüşünden farklı olarak dedeye üzüldüm nedense. uzatmayayım, mommo'yu izler izlemez aklıma tabutta rövaşata geldi. çaresizlik, iyi niyet, hayatın soğuk metal tadı deyince kaçınılmazdı bu. mahsun süpertitiz'in en vurucu repliklerinden birini işlemek istedim. hemen ekran görüntüsü aldım ve bir kaç dakika sonunda apar topar bir duvar kağıdı hazırladım ve deviant sayfama yükledim. normalde bu blogda, yaptığım görsel çalışmaları paylaşmıyordum. ama bu bir ilk oldu. belki devam ederim, bilmiyorum.

sahi arkadaşlar iyi midir? ya da biz mahsun süpertitiz kadar iyi miyiz?

25 Ağustos 2010 Çarşamba

her türlü ifade biçimi samimiyetsizdir

duygularımızı, sıcak yüreğimizden sıfırın altında bilmem kaç derece sıcaklıktaki dış ortama yolladığımız nefesimize benzetiyorum. duygularımızın yüreğimizde tatlı kaşıntılar yaratması onun latif özelliğinden kaynaklanıyor. ve buhar halinde olduğu için belirli bir şekli de yok. ancak bunu diğerleriyle paylaşmak istediğimizde küp şeklinde, hatları gayet kat'i bir cisim elde ediyoruz. ağzımızdan veya kalemimizden çıktığı anda donuyor. ve tabi ki şekil kazanmışlığın bir kaçınılmaz getirisi olan ağırlık onu yükseklerden yere indiriyor. kırıyor. tuz buz.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

tirad'ı beklerken

gün gece trt'de ahmet mekin'in başrolünde oynadığı, necip fazıl'ın bir adam yaratmak adlı tiyatro eserinden uyarlanan sinema filmi oynuyordu. siyah beyaz bir film. başından yakalayamamıştım maalesef, ancak orta ve son kısımlarını izleyebildim. ahmet mekin dışında oyunculuklar çok iyi değildi, kamera açıları kötüydü vs. ancak bunların hiç biri zerre önem taşımadı. zira yıllardır okusam, okuyayım, dur bi' okuyayım dediğim ancak bir türlü kısmet olmayan bir adam yaratmak ile tanışıyordum.

tiyatro eserlerini kitaptan okumak işkencedir. bir kaç kere denedim, oradan biliyorum. zevk vermez. ancak bir oyuncu iseniz ve o eseri oynayacaksanız, etüdlerde bulunmak için faydalı olabilir bana göre. kısa bir kaç şey dışında en fazla faust'a dayanabilmiştim, ki o da goethe'nin hatırına, galiba. artık shakespeare'lerin revaçta olduğu günlerde değiliz. tiyatrolarda ayı kardeş temalı 3. sınıf çocuk tiyatrosu dışında pek bir şey oynanmıyor. pardon, zeka dolu yüksek mizah ürünü modern tiyatro eserelrini de unutmayalım. işte bu nedenle benim için hoş bir sürpriz oldu, tiyatroda izlememin muhtemelen mümkün olmadığı bir eseri tesadüfen televizyondan izleyebilmek.

tirad'a hasret bir modern zaman yaşıyoruz. birbirinin ardına eklenen düşünülmüş cümleler yok artık. böyle bir beklentisi olan insanlar da yok galiba. ne oldu dünyaya, cümlelerimizi basitleştirdiğimiz kadar basitleştirdik mi kendimizi? lineer mi oldu, yıllar yılı gizi çözülemeyen karmakarışık ve giz dolu insan? yoksa derdimiz mi tükendi, aşklarımız, acılarımız, coşkularımız, hayallerimiz?

16 Temmuz 2010 Cuma

bir takım gerginler


insanlara hükmetmeye, kendi sözde gücünü kabul ettirmeye, problem çıkarıp can sıkmaya çalışan insanlardan hayatta çok az şeyden iğrendiğim kadar iğrenirim. bu iğrenmenin altında onlara mide bulantısıyla karışık acıdığım da olur.

küçüklüklerini düşünürüm, ailelerini, babalarını, öğretmenlerini, komutanlarını, eşlerini. eşleri onları küçümsemiş olabilir, komutanları aşağılamış, babaları kemerle dövmüş, okulda arkadaşları küçük düşürerek bir maskota dönüştürmüş olabilir. dışarıdan bakanların gözünde yaratmak istedikleri o müthiş imaj yoktur artık benim için. kuduz ama yağmur altında sırılsıklam olmuş bir sokak köpeği görürüm sadece.

insanlara kendini zorla kabul ettirme çabasıdır bu özetle. kabul edilmediği oyunu sabote eden çocuk çabasıdır. çevresi ve toplum tarafından dışlanan veya dışlandığını düşünen insanların intikam çabasıdır. sırf kendisini insanlara kabul ettirebilme, onlara problem çıkarabilme arzusunu tatmin etmek için çabalamıştır karşımızdaki. muhtemelen bu çaba sırasında da sık sık kendisini motive ediyordur, bu günlerin, sana çıkartacağı sorunların veya kuracağı ters cümlelerin hayallerini kurarak.

hak vermeye çalış demiyorum. onu anlamaya çalış. bir doğa olayı gibi, bir metabolik işlem gibi görmeye çalış. onun davranışının altında yatan şeyleri düşün. ona karşı duyduğun öfke artık bir acımaya ve dalga geçmeye dönüşecektir. o sana hükmettiğini zannederken, sen onun ilkokulda arkadaşları tarafından dalga geçilirkenki halini düşün ve şimdiki haliyle üst üste bindir. tavsiye ederim, eğlenceli bir oyun.

aslında bir parça acıma da duyabilirsin. bilmelisin ki mutlu insanlar, başarılı insanlar, huzurlu insanlar kimse ile uğraşmazlar. evet mutsuzdur bu insanlar. seninle ve senin gibilerle uğraşıp azap çektirdikleri günlerin sonunda kafalarını yastığa koyduklarında mutsuzluklarının farkına varırlar. eğer varmıyorlarsa da mutlaka bilinç altında etkisini gösteriyordur bu kendinden memnun olmama hali.

bu satırları böyle bir insanla karşılaştığım bir günde yazıyorum. ben dizüstümün klavyesinde parmaklarımı gezdirirken, paralel evrenlerde bizimki sınıfta öğretmenince aşağılanıyor. bir diğer olasılık uzayında da karısı hakaret ediyor. bir diğerinde de mahallenin belalı çocuğundan sağlam bir sopa yiyor.

anafikir şu, insanlar rahat olmalı.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

vaziyet nedir

monolog yapmak istedim. bunu için seni canlandırıp karşıma oturttum sevgili günlüğüm. haller keyifler nasıl? beni soracak olursan, ki sormak zorundasın, bilmiyorum.

hakikaten bilmiyorum nasıl olduğumu. sentetik serotonin takviyesini bıraktıktan sonra aslında daha sıkıntılı ve daha hayatın farkında bir dönem bekliyordum. aslında gerçekten çok zor ve acı verici şeyler yaşadım. ama daha sonra, kendimden beklemediğim bir şekilde toparladım sanıyorum. buradaki sanıyorum ifadesi önemli sevgili günlük, not et kafana. çünkü bu yazının asıl teması sanmak.

evet toparladım sanıyorum fakat şöyle de bir tehlike var. iç kanama diye bir şey duydun mu? işte onu diyorum. kamyon çarpar adama, hiç bir şeyi yoktur, hatta hastaneye gitmeye bile gerek duymaz. dışarıdan bakıldığında hiç bir şey görünmemesine, hatta kişinin bile bir şey hissetmemesine rağmen o adamın cansız cesedi çıkar yürüyerek girdiği hastaneden. şimdi anladın mı niye kamyon çarptıktan sonra canımın acımasını istediğimi?

diğer bir boyut da söz konusu. esasında yaratıcı düşünceyi, kafayı bir şeye odaklamayı engelliyor diye bırakmıştım sentetik mutluluğu. dersler ve ders dışı çalışmalarda hakikaten büyük bir ilerleme oldu. artık bir şeye odaklanmakta zorluk yaşamıyorum. ama farkındaysan uzun zamandır ne bir yazı, ne bir şiir, hiç bir şey ortaya koyamıyorum. yaşadıklarım ve onların üzerine yaptığım düşünce seansları sonucu daha duygusuz bir adama dönüştüm galiba.

umduğum kadar büyük bir acı yaşamıyorum diyorum ya, acı olmayınca da kendimi eksik hissediyorum. aşkın ve hayata karşı hayalci bir duruş sergilemenin önemli bir argümanı acıdır sevgili sözlük. işte bu nedenle de ben buyum dediğim çizgiden de uzaklaşıyor olabilirim. romantizm, duvara çarpınca realizme dönüşmüş olabilir. eğer böyleyse, o yanımı özleyeceğim.

bazı konularda hayata bakış açım çok değişti sevgili günlük. travmalar insanın kişiliğini değiştirirler, haliyle. hakikaten duygusuzlaşmış da olabilirim, kendimi korumak için sert bir kabuk üretmiş de olabilirim. artık göreceğiz, bu ağrı kesici etkisi ne kadar sürecek.

26 Nisan 2010 Pazartesi

kandıramıyorum kendimi

tiryakinin ciğerine dolan, müptelanın damarına yayılan, sarhoşun dudağında kalan sensin. öldür beni, yeniden doğur. tut beni kolumdan alemine götür, hırpala, şaşırt. bildiklerimi unuttur, bir an için bile olsa kes ayaklarımı yerden, sonra yere çakılmaya razıyım da o yükseklerden. habersizsin, her halinle ihtiyaç duyuyorum. nerdesin, n'eylemektesin bilmiyorum. şimdi krizdeyim titriyorum.