6 Aralık 2010 Pazartesi

asla uğraşma aşkını anlatmaya (never seek to tell thy love) - william blake


"asla uğraşma aşkını anlatmaya,
aşk varolur yalnızca dile gelmeden;
nasıl hareket ederse soylu rüzgar
sessizce, görünmeden.

anlattım aşkımı, anlattım aşkımı,
anlattım ona tüm yüreğimdekileri;
titreyerek dehşetli korkularla, buz gibi,
ah! yanımdan ayrıldı.

uzaklaştıktan az sonra benden,
bir gezgin onu elde etti,
sessizce, görünmeden:
ah, bu inkar edilmezdi."



william blake'ın kolay anlaşılabilen nadir şiirlerinden biri galiba, belki de yeganesi. 18. yüzyılda yaşamış bir ingilizin bu şiirde anlattıkları kimseye anlaşılmaz gelmiyor. herkes kıyısından köşesinden yaşamış belli ki, en azından duymuş. kimisi de göğsünün ortasında yumruk gibi yemiş, belki nefesi kesilmiş. açıklanacak çok şey yok. hoş, açıklanmaya ihtiyaç duyan şeyler de olsa şiir otopsisinden nefret ederim zaten.

bazen çok sofistike anlatımlara ihtiyaç duyuyoruz duygularımızın ifşasında. bazen de son derece basit, saf, baskın duyguları anlatmak ihtiyacı duyuyoruz. haliyle ifademiz de yalın ve anlaşılabilir oluyor. bu duyguya yabancı olanlar ortaya çıkan ifadeleri basitlikle suçlayabilirler, onların cehaletindendir.

gökyüzü özgürlüğümüzdür, geleceğimizdir, sığındığımızdır, nefesimizdir. gökyüzünün ifade ettiği şey yaşamımızın çok büyük bir parçasıdır. onun için sadedir gökyüzü. çoğunlukla mavi lacivert med cezirinde olup, kızıla da boyanmaktadır. en fazla tek renk bulutlarla süslüdür. o ağırlığı taşıyabilmek ve gücünü hissettirebilmek için saftır. altında nokta olduğumuz göğümüzü karmaşık ve rengarenk bir kompozisyona sahip olmadığı için eleştiremeyiz.

evet, dünyadaki en saf şeye dair saf bir şiir okudunuz. riyasız, yalansız, samimi duyguların karşılığını bulduğu veya en azından kıymetinin bilindiği bir dünyada tekrar dünyaya gelmenin saçma beklentisi içerisinde esenlikler dilerim.

"never seek to tell thy love
love that never told can be;
for the gentle wind does move
silently, invisibly.

i told my love, I told my love,
i told her all my heart,
trembling, cold, in ghastly fears
ah, she doth depart.

soon as she was gone from me
a traveller came by
silently, invisibly.
o, was no deny. "

6 Kasım 2010 Cumartesi

altı kasım iki bin on

evet, kemerleri bağlayalım. varış yeri belli olmayan bir uçuş deneyimi başlıyor.

anlaşılabilirlik kaygısı ya da onun daha kuvvetlisi olan anlama kaygısı neredeyse tüm medeniyetimizi kendisine göre şekillendirmiş durumda. bu ilk cümle bile aslında anlaşılabilirlik adına can sıkıcı duruyor olabilir. ironi diyebilirdim, ama demiyorum. çünkü anlamaya ve bu fiilin değişik bakış açılarında çekilmiş hallerini çok da önemsemiyorum. zaten bu yazının amacı bu durumdan bahsedebilmek. platon'un retorik kitabı gibi kalabalık bir giriş yaptıktan sonra okkalı bir devam yapmak icab ediyor sanırım.

yazmak ve konuşmak zaten salt anlaşılma kaygısının heykelleridir. yani genellikle. önceki bir yazımda çok kısa bir şekilde bahsetmiştim bundan. yazmak konusunun üzerine bir büyüteç tutarsak, harflerin anlamsızlığını fark ederiz. daha doğrusu, bizim öğrendiğimiz ve kabullendiğimiz anlam dünyasına göre anlamsızlığını. her bir harf birer kafka'dır. bir şey anlatmak istemeyen minik piyonlarımızı istediğimiz düzende dizerek sanal bir anlam yakalama kaygısı güdüyoruz. ve bu sanallığı yüceltiyor, gerçeği çerçevenin dışında bırakıyoruz.

legolardan yaptığımız oyuncakları anlamlandırabiliyor ruhumuz. fakat lego parçalarının başlı başına varlığını ve anlamını sığdıramıyor içine. belki, o da çok nadiren, yürürken ayağımıza bir parça battığı zaman çok kısıtlı da olsa bir anlam yükleyebiliyoruz bu yapı taşlarına. canımız yandığı için genellikle öfke soslu oluyor bu tanım etiketleri, haliyle. işte bu yüzden yaşama dair varoluşsal kestirimler pek iç açıcı değil. belki de bu sıkıntı, varlıkları onlar henüz bize etkimemişken anlamlandıramamamızdan kaynaklanıyor. yani ayağımıza batmadan.

evet, varoluşsal sıkıntı hayatın en önemli düğümü. çözülmeyen ve çözülmesi zaten kendi içerisinde anlamsız olan bir düğüm. çözülmesinden bahsetmek de anlamsız. çünkü bizim anlayışımız kıyaslama ile ve referans alma ile çalışır. nasıl ki bilgisayar sistemleri binary lojik işlemler ile algılayabiliyor ve karar verebiliyorsa, biz de böyle çalışıyoruz. niteliklerden kurtularak "şey"lerin sadece kendi özleri ile ilgilenemiyoruz. çünkü biz sadece bize görünen, bizi etkiyen belirteçlere göre algı kapılarımızı açabiliyoruz.

öz, karanlık bir odadaki bir canlı gibi. bize çarpana kadar beklemekten başka yapacağımız bir şey yok. çarptığı zaman ise sadece mevcudiyetinden emin olabiliyoruz: "evet, var". ancak daha fazlası imkansız. zaten mevcudiyet yalındır. üzerine bir şey almaz. sıfatı yoktur. sıfatı olmayınca göremiyoruz, beklendiği üzere. işte böyle kendi kuyruğunu yiyen bir yılan, ve hatta klein şişesidir bu girift sıkıntı.

aslında tam da buradan absürd kavramına sıçranabilirdi. ama bende cümleler ve betimlemeler yavaş yavaş flulaştı. burada keselim. belki ona da ayrı bir uçuş düzenleriz.

15 Ekim 2010 Cuma

ara

ara. araf belki de. sonunda neyi umduğunu bile bilmeksizin yaşamaya mahkum hissedilen uzun bir bekleyiş. günlerin ve ayların ağır çekim ayaklarının altından kaydığı bir bekleyiş. hayatından, aptal gibi olanları izlediğin -hatta izleyemediğin- bir kesit. kestirilemeyen bir doğa olayı gibi.

"özlüyorum. aslında seninle geçirdiğim günleri değil, geçirmeyi düşündüğüm günleri özlüyorum. çünkü ben iflah olmaz bir hayalperestim. belki de ilk defa ayaklarım seninle yere basacaktı. böyle olması gerekiyormuş."

her şeyin kendi kontrolümüzde olmasında ne kadar alışmışız. tercihlerimiz ile şekillendirdiğimizi düşündüğümüz edilgen dış dünya hayaline kapılıp gitmişiz. fazla mı önemsiyoruz kendimizi? bunun için mi çok büyük bir yıkım gerçekleşiyor elimizin kolumuzun bağlı kaldığı durumlarda? çabanın, samimiyetin, isteğin yetmediği o durumlarda... belki bunun için o kadar olgunlaştırıcı olduğu düşünülüyor bu meşhur duygunun ve yaşattıklarının. darbe aldıkça nasır tutup sertleşen, yaşayacağı daha sonraki darbeler için dayanıklılık kazanan ve belki de hissizleşen tek parçamız ellerimiz değil. sahiden daha da hissizleşiyoruz galiba yaşadığımız bu duvara çarpmaların ardından.

söylediklerimiz eğer kalıcı bir iz bırakmıyor olsaydı karşımızdakinde, ve bazı yolları yıkıp bazı yol ayrımları yaratmıyor olsaydı çok daha mutlu ve gerçek bir hayat sürüyor olurduk, inanın. soramadıklarımız, söyleyemediklerimiz o kadar çok ki. belki de bazı şeyleri bilmemek çok daha iyi. belki de bu işleyiş canımızın daha az yanması içindir, kim bilir.

hayalcinin yere çakılması
çok sert oluyor, inanın. bulutların üzerinden, tüllerle ve buharlarla şekillenmiş dünyandan realist ve acımasız beton zemine çok sert çakılıyorsun. son derece rahat hareket ettiğin o rüya ülkenden düştükten sonra zavallı bir yaratık gibi karnının üzerinde sürünmeye alışıyorsun. seçeneğin yok, bu gerçekçi diyarın kuralları böyle. ve gidecek başka bir diyar yok. bu, ebedi sürgün.

23 Eylül 2010 Perşembe

arkadaşlar iyidir?


dün gece mommo-kızkardeşim filmini izledim. çok güzeldi. izleyen çoğunluğun görüşünden farklı olarak dedeye üzüldüm nedense. uzatmayayım, mommo'yu izler izlemez aklıma tabutta rövaşata geldi. çaresizlik, iyi niyet, hayatın soğuk metal tadı deyince kaçınılmazdı bu. mahsun süpertitiz'in en vurucu repliklerinden birini işlemek istedim. hemen ekran görüntüsü aldım ve bir kaç dakika sonunda apar topar bir duvar kağıdı hazırladım ve deviant sayfama yükledim. normalde bu blogda, yaptığım görsel çalışmaları paylaşmıyordum. ama bu bir ilk oldu. belki devam ederim, bilmiyorum.

sahi arkadaşlar iyi midir? ya da biz mahsun süpertitiz kadar iyi miyiz?

25 Ağustos 2010 Çarşamba

her türlü ifade biçimi samimiyetsizdir

duygularımızı, sıcak yüreğimizden sıfırın altında bilmem kaç derece sıcaklıktaki dış ortama yolladığımız nefesimize benzetiyorum. duygularımızın yüreğimizde tatlı kaşıntılar yaratması onun latif özelliğinden kaynaklanıyor. ve buhar halinde olduğu için belirli bir şekli de yok. ancak bunu diğerleriyle paylaşmak istediğimizde küp şeklinde, hatları gayet kat'i bir cisim elde ediyoruz. ağzımızdan veya kalemimizden çıktığı anda donuyor. ve tabi ki şekil kazanmışlığın bir kaçınılmaz getirisi olan ağırlık onu yükseklerden yere indiriyor. kırıyor. tuz buz.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

tirad'ı beklerken

gün gece trt'de ahmet mekin'in başrolünde oynadığı, necip fazıl'ın bir adam yaratmak adlı tiyatro eserinden uyarlanan sinema filmi oynuyordu. siyah beyaz bir film. başından yakalayamamıştım maalesef, ancak orta ve son kısımlarını izleyebildim. ahmet mekin dışında oyunculuklar çok iyi değildi, kamera açıları kötüydü vs. ancak bunların hiç biri zerre önem taşımadı. zira yıllardır okusam, okuyayım, dur bi' okuyayım dediğim ancak bir türlü kısmet olmayan bir adam yaratmak ile tanışıyordum.

tiyatro eserlerini kitaptan okumak işkencedir. bir kaç kere denedim, oradan biliyorum. zevk vermez. ancak bir oyuncu iseniz ve o eseri oynayacaksanız, etüdlerde bulunmak için faydalı olabilir bana göre. kısa bir kaç şey dışında en fazla faust'a dayanabilmiştim, ki o da goethe'nin hatırına, galiba. artık shakespeare'lerin revaçta olduğu günlerde değiliz. tiyatrolarda ayı kardeş temalı 3. sınıf çocuk tiyatrosu dışında pek bir şey oynanmıyor. pardon, zeka dolu yüksek mizah ürünü modern tiyatro eserelrini de unutmayalım. işte bu nedenle benim için hoş bir sürpriz oldu, tiyatroda izlememin muhtemelen mümkün olmadığı bir eseri tesadüfen televizyondan izleyebilmek.

tirad'a hasret bir modern zaman yaşıyoruz. birbirinin ardına eklenen düşünülmüş cümleler yok artık. böyle bir beklentisi olan insanlar da yok galiba. ne oldu dünyaya, cümlelerimizi basitleştirdiğimiz kadar basitleştirdik mi kendimizi? lineer mi oldu, yıllar yılı gizi çözülemeyen karmakarışık ve giz dolu insan? yoksa derdimiz mi tükendi, aşklarımız, acılarımız, coşkularımız, hayallerimiz?

16 Temmuz 2010 Cuma

bir takım gerginler


insanlara hükmetmeye, kendi sözde gücünü kabul ettirmeye, problem çıkarıp can sıkmaya çalışan insanlardan hayatta çok az şeyden iğrendiğim kadar iğrenirim. bu iğrenmenin altında onlara mide bulantısıyla karışık acıdığım da olur.

küçüklüklerini düşünürüm, ailelerini, babalarını, öğretmenlerini, komutanlarını, eşlerini. eşleri onları küçümsemiş olabilir, komutanları aşağılamış, babaları kemerle dövmüş, okulda arkadaşları küçük düşürerek bir maskota dönüştürmüş olabilir. dışarıdan bakanların gözünde yaratmak istedikleri o müthiş imaj yoktur artık benim için. kuduz ama yağmur altında sırılsıklam olmuş bir sokak köpeği görürüm sadece.

insanlara kendini zorla kabul ettirme çabasıdır bu özetle. kabul edilmediği oyunu sabote eden çocuk çabasıdır. çevresi ve toplum tarafından dışlanan veya dışlandığını düşünen insanların intikam çabasıdır. sırf kendisini insanlara kabul ettirebilme, onlara problem çıkarabilme arzusunu tatmin etmek için çabalamıştır karşımızdaki. muhtemelen bu çaba sırasında da sık sık kendisini motive ediyordur, bu günlerin, sana çıkartacağı sorunların veya kuracağı ters cümlelerin hayallerini kurarak.

hak vermeye çalış demiyorum. onu anlamaya çalış. bir doğa olayı gibi, bir metabolik işlem gibi görmeye çalış. onun davranışının altında yatan şeyleri düşün. ona karşı duyduğun öfke artık bir acımaya ve dalga geçmeye dönüşecektir. o sana hükmettiğini zannederken, sen onun ilkokulda arkadaşları tarafından dalga geçilirkenki halini düşün ve şimdiki haliyle üst üste bindir. tavsiye ederim, eğlenceli bir oyun.

aslında bir parça acıma da duyabilirsin. bilmelisin ki mutlu insanlar, başarılı insanlar, huzurlu insanlar kimse ile uğraşmazlar. evet mutsuzdur bu insanlar. seninle ve senin gibilerle uğraşıp azap çektirdikleri günlerin sonunda kafalarını yastığa koyduklarında mutsuzluklarının farkına varırlar. eğer varmıyorlarsa da mutlaka bilinç altında etkisini gösteriyordur bu kendinden memnun olmama hali.

bu satırları böyle bir insanla karşılaştığım bir günde yazıyorum. ben dizüstümün klavyesinde parmaklarımı gezdirirken, paralel evrenlerde bizimki sınıfta öğretmenince aşağılanıyor. bir diğer olasılık uzayında da karısı hakaret ediyor. bir diğerinde de mahallenin belalı çocuğundan sağlam bir sopa yiyor.

anafikir şu, insanlar rahat olmalı.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

vaziyet nedir

monolog yapmak istedim. bunu için seni canlandırıp karşıma oturttum sevgili günlüğüm. haller keyifler nasıl? beni soracak olursan, ki sormak zorundasın, bilmiyorum.

hakikaten bilmiyorum nasıl olduğumu. sentetik serotonin takviyesini bıraktıktan sonra aslında daha sıkıntılı ve daha hayatın farkında bir dönem bekliyordum. aslında gerçekten çok zor ve acı verici şeyler yaşadım. ama daha sonra, kendimden beklemediğim bir şekilde toparladım sanıyorum. buradaki sanıyorum ifadesi önemli sevgili günlük, not et kafana. çünkü bu yazının asıl teması sanmak.

evet toparladım sanıyorum fakat şöyle de bir tehlike var. iç kanama diye bir şey duydun mu? işte onu diyorum. kamyon çarpar adama, hiç bir şeyi yoktur, hatta hastaneye gitmeye bile gerek duymaz. dışarıdan bakıldığında hiç bir şey görünmemesine, hatta kişinin bile bir şey hissetmemesine rağmen o adamın cansız cesedi çıkar yürüyerek girdiği hastaneden. şimdi anladın mı niye kamyon çarptıktan sonra canımın acımasını istediğimi?

diğer bir boyut da söz konusu. esasında yaratıcı düşünceyi, kafayı bir şeye odaklamayı engelliyor diye bırakmıştım sentetik mutluluğu. dersler ve ders dışı çalışmalarda hakikaten büyük bir ilerleme oldu. artık bir şeye odaklanmakta zorluk yaşamıyorum. ama farkındaysan uzun zamandır ne bir yazı, ne bir şiir, hiç bir şey ortaya koyamıyorum. yaşadıklarım ve onların üzerine yaptığım düşünce seansları sonucu daha duygusuz bir adama dönüştüm galiba.

umduğum kadar büyük bir acı yaşamıyorum diyorum ya, acı olmayınca da kendimi eksik hissediyorum. aşkın ve hayata karşı hayalci bir duruş sergilemenin önemli bir argümanı acıdır sevgili sözlük. işte bu nedenle de ben buyum dediğim çizgiden de uzaklaşıyor olabilirim. romantizm, duvara çarpınca realizme dönüşmüş olabilir. eğer böyleyse, o yanımı özleyeceğim.

bazı konularda hayata bakış açım çok değişti sevgili günlük. travmalar insanın kişiliğini değiştirirler, haliyle. hakikaten duygusuzlaşmış da olabilirim, kendimi korumak için sert bir kabuk üretmiş de olabilirim. artık göreceğiz, bu ağrı kesici etkisi ne kadar sürecek.

26 Nisan 2010 Pazartesi

kandıramıyorum kendimi

tiryakinin ciğerine dolan, müptelanın damarına yayılan, sarhoşun dudağında kalan sensin. öldür beni, yeniden doğur. tut beni kolumdan alemine götür, hırpala, şaşırt. bildiklerimi unuttur, bir an için bile olsa kes ayaklarımı yerden, sonra yere çakılmaya razıyım da o yükseklerden. habersizsin, her halinle ihtiyaç duyuyorum. nerdesin, n'eylemektesin bilmiyorum. şimdi krizdeyim titriyorum.

yol günlüğü


bu yol zordur derler inanma, adımladıkça şahit olacaksın zor ne demekmiş. yaşa ve gör ve hisset, ezber repliklerini oynama.

şaşırmaya hazır ol, hiç bir şeyin beklendiği gibi gelişmediği, kendin dahil hiç bir şeyden emin olamadığın ve en basit gelişmeyi dahi kestiremediğin bir masal dünyası bu. kuralları öğrenmeye de çalışma, çünkü yoktur hiç bir katı kural. değişken ve kestirilemez kurallarla oynanır burada aynen içerisindeki her şeyin bulutsu ve uçucu olduğu gibi.

ideal davranmaya çalışma, doğru yoktur. korkma hata yapmaktan, yanlış yoktur. acının mutluluktan farkı da yoktur. histerik bir tutkuyla bağlanacaksın acıya. ondaki olgunluğu sevinçteki çiğliğe tercih edeceksin, şimdi aklına yatmasa da.

kendini tanıyacaksın. kendine yabancılaşacaksın git gide, korkma sakın. zira aslında hepimiz yabancıyızdır kendimize bu seyahate çıkmadan evvel. unutma, bir gölge olarak çıktığın bu yolda vücut kazanacaksın pişmanlıklardan, acılardan, tutkulardan, gözyaşlarından.

bu yol, nice canlar aldı ve de alacak. nicesinin gözünün ferini, nicesinin kalbini ve nicesinin tebessümünü gasp edecek dilden dile anlatılan bu yol. hiç bir yere varmaz bu yol. seni alır vermez bu yol.

ey her yolcuya farklı görünen bu yol, tanımlara sığmayan bu yol, ezberleri bozan bu yol, gözünü kör edip gerçeği gösteren bu yol, bulutsu ve sert bu yol.

feryad et, ah minel aşk ve minel garaib.

18 Nisan 2010 Pazar

tuz gibisin


tuz gibisin. öldürüyorsun beni yavaşça, farkındayım. ama vaz geçemiyorum. yalan yok, sen olmasan da devam edebilirim aslında hayata, sensiz de tat alabilirim dünyadan. ama yapamıyorum. gündelik ufak mutluluklarla da yetinebilirmişim tıp ilmine göre. bir aşk gerekmezmiş aslında. hasılı, fazla tuz zararlı diyorlar.

yakıyorsun ya bir de içimi, her içime çektikçe seni. lezzet felan de değil, bir bağımlılık gibisin. bak bir süredir diyetteyim, tuzsuz ve yağsız bir hayat sürmekteyim. idare ediyorum aslında, haklıymış isviçreli bilim adamları. fazla tuz gereksizmiş ya. ama bazen, öyle şeyler aklıma geliyor ki dayanamıyorum, geçmiş günlere dair silik hatıralar birden parlıyor. tuza ihtiyaç duyuyorum, çatlayacak gibi oluyor başım ve kuruyor damarlarım.

bazen, keşke en başından her şey farklı olsaydı diyorum biliyor musun. bir çokları gibi şekere düşkün olmak isterdim mesela. veya güçlü bağlar yerine ufak faydalar, histerik tutkular yerine aklı selim. neyse, kabullenmeliyim. doğru sen tuz gibisin, göz pınarlarıma tuz ekmelisin.

16 Nisan 2010 Cuma

biraz kül biraz duman - python gtk ekran koruyucu

uzun zamandır blog'umda kod paylaşmadığımı fark ediyorum. sanmayın ki bu adam kendini edebiyata şiire vs. verdi programlamayı boşladı. haşa. ama her sınav dönemi olduğu gibi bu sınav dönemi de şeytanım bol, ilham perilerim vızır vızır uçuşuyor. python'da aşağı yukarı her arayüz sistemiyle kod yazmışlığım çalışmışlığım var. microsoft'un ironpython'unu hariç tutuyorum. çünkü onlar zaten bu dilin adını bile kullanmaya tenezzül etmiyorlar. neyse efen'im. her birinin avantajları ve dezavantajları söz konusu haliyle. qt çok sağlam olmasına karşın çetrefilli, tkinter çok çok kolay ama zayıf ve bir çok şeyle entegrasyonu zor. uzun bir süredir üzerinde çalıştığım gtk'nın ise şu ana kadar en sevdiğim seçenek olduğunu söylemem lazım.

bir süredir yalnızca gtk ile python arayüz çalışıyorum. her ne kadar glade adlı kullanışlı bir tasarım programı olsa da, şu aşamada bir arayüz düzenleyici ile çalışmayı tercih etmiyorum. arayüz konusuna çok eğilirsem, bir araç olması gereken arayüz kısmının beni kısıtlar duruma geldiğini farkediyorum. bu sebeple bir düzenleyici kullanmadan, metin editörümle kodlar ile widget'ler oluşturup penceremi çizdiriyorum. ve böylesi çok daha hoşuma gidiyor.

evet, dediğim gibi, bu hafta şiir ya da köşe yazısı yok. kod var. çalışabilmesi için sisteminizde python, pygtk, glib olması gerekiyor.

birazkulbirazduman.py
#!/usr/bin/python
#-*- coding: utf-8 -*-

import gtk
import random
import glib

ITERASYON = 25
BEKLEME = 10

class PyApp(gtk.Window): 
    def __init__(self):
        super(PyApp, self).__init__()
        self.connect("destroy", gtk.main_quit)
        self.fullscreen()
        
        self.alan = gtk.DrawingArea()
        self.alan.connect("expose-event", self.expose)
        self.add(self.alan)
        
        glib.timeout_add(1000*BEKLEME, self.on_timer)

        self.show_all()
    
    def on_timer(self):
        self.alan.queue_draw()
        return True
    
    def expose(self, widget, event):
        ekx = self.allocation.width
        eky = self.allocation.height
        cr = widget.window.cairo_create()
        
        bg = random.random()
        cr.set_source_rgba(bg, bg, bg, 1)
        cr.paint()
        
        for i in range (0, ITERASYON):
            ton = random.random()
            cr.set_source_rgba(ton, ton, ton, random.random())
            en = random.randint(0, int(ekx/100))
            cr.set_line_width(en)
            cr.move_to (-1*en, random.randint(0, eky))
            cr.line_to (random.randint(0, ekx), -1*en)
            cr.move_to (random.randint(0, ekx), eky + en)
            cr.line_to (ekx + en, random.randint(0, eky))
            cr.stroke()
        cr.fill()


PyApp()
gtk.main()


çok kısa bir sürede hazırladığım bir program. en başta sırf denemeler yapmak için oluşturmuştum dosyayı. ancak eklemeler ve düzenlemeler yapınca bir ekran koruyucuya dönüştü. şu anda problemsiz çalışıyor. sıcağı sıcağına paylaşmak istedim. bir çok ekran koruyudaki temel espri rastgeleliktir. bu uygulamada da sonuna kadar randomizasyon var. ekrana değişik renklerde ve kalınlıkta çizgiler belli bir düzen içerisinde fakat rastgele çizdiriliyor. dinamik olarak belli aralıklarla da ekran yenileniyor.

fakat gnome ekran koruyucu standartlarına getirmek için biraz daha üzerinde çalışmam lazım. bir de basit kurulum betiği yazınca iş tamam olacak. yerleşik ekran koruyucu uygulamaların tamamına yakını (hatta gördüğüm kadarıyla tamamı) c++ ile yazılmış uygulamalar. belki bu yüzden biraz sıkıntılı olabilir işim. gnome ekran koruyucu sistemi şöyle çalışıyor. bir tane .desktop uzantılı başlatıcı dosyası dosyası oluşturup /usr/share/applications/screensavers dizinine atıyorsunuz. bu dosya hangi uygulamanın çalışacağını ve bir kaç ayrıntı bilgiyi tutuyor. çalışan asıl dosyayı da /usr/bin dizinine koplayamanız gerekiyor.

birazkulbirazduman.desktop
[Desktop Entry]
Encoding=UTF-8
Name=Biraz Kül Biraz Duman
Comment=Eye-friendly grayscale random lines (Mustafa Yılmaz aka apshalasha).
TryExec=birazkulbirazduman.py
Exec=birazkulbirazduman.py -root
StartupNotify=false
Terminal=false
Type=Application
Categories=Screensaver;
OnlyShowIn=GNOME;

bir ekran koruyucunun başlatıcı dosyası işte bu şekilde oluyor. kısa açıklamalar ve çalışan uygulamasına referans dışında pek bir şey yok.

install.sh
#!/bin/sh
cp birazkulbirazduman.py /usr/bin/birazkulbirazduman.py
cp birazkulbirazduman.desktop /usr/share/applications/screensavers/birazkulbirazduman.desktop

kurulum betiği dediğim şey de çok abartılacak bir şey değil. hemen göstereyim. o da işte yukarıdaki şekilde hazırlanacak .sh uzantılı bir dosya olacak. tabi ki ekran koruyucumuzu kurabilmesi için yönetici haklarıyla çalıştırılması gerek. sudo kurulum.sh gibi.

bir basit ekran koruyucu mevzusu üzerinde epeyce şeyden bahsetmiş olduğumu farkettim. küçük çapta bir manas destanı ortaya çıkmış. uzun zamandır blogda programlama yazmaya yazmaya şişmişim galiba. neyse.

4 Nisan 2010 Pazar

çizgi tutturma çabası ve öz kısıtlama

üzerine bir şeyler yazmak, birbirimizi anlayabileceğimiz bir insanla üzerinde konuşmak, en azından üzerinde biraz düşünmek üzere aklımın bir kenarına not ettiğim o kadar çok mevzu var ki. ancak, zaman zaman epeyce canımı sıkan unutkanlığım ve kafamın dağınıklığı genelde bu isteğimi gerçekleştirme fırsatı tanımıyor. uygun şartlar bir araya geldiğine göre konuya geçeyim.

somutlaştırma ve örnekleme, bir kavramı açıklamanın yegane yolu galiba. ben de konuya o şekilde bir giriş yapacağım. yumuşak karnımı ortaya koyduğum şiirlerden ve yazılardan oluşan apshalasha, programlama ve bilişim yani tabiri caize iş güç konularında bir şeyler karaladığım programlamasal ve de ekseriyetle mizahi cümlecikler eklediğim twitter-vari jakobyen bloglarımı birleştirdim artık. bu birleşmenin olumlu yanı, tek bir yerden "bu benim" diyebilmek. can sıkıcı noktası da, zaten bu yazının temasını oluşturan, çizgi tutturma ve çizgiyi koruma stresi. hepimiz bir çizgi tutturma çabası içerisindeyiz. kendi kişiliğimizin, davranışlarımızın, düşüncelerimizin tamamını ideal kabul ettiğimiz bir desene uydurmaya çalışıyoruz. her ne kadar kendini her haliyle sevmeye çalışan ve zıtlıklarıya mutlu olan bir adam olsam da, bazı çekincelerim oluyor.

ciddi bir mevzu üzerine samimi bir kaç satır yazdıktan (veya konuştuktan) biraz sonra deliler gibi espri yapmak samimiyetsiz ve sahte bir durum algısı yaratıyor. niçin insanın bu iki-kutuplu halini inkar ediyoruz acaba? gerek doğada, gerekse metafizik dünyada tek kutuplu bir şey bulamazsın. her şey zıttıyla kenetlenmiş durumda. hal böyle iken, nedir bu kendimizi tek bir renge polarize etme çabası? aslında hüznümüzü sahiplendiğimiz kadar neşemizi, sevgimizi sahiplendiğimiz kadar nefretimizi sahiplenebilsek; gerçek mutluluğa ve huzura daha önce hiç olmadığımız kadar yaklaşabiliriz diye düşünüyorum. çekinmeyelim. utandığımız, sevmediğimiz ve bu yüzden gizlemeye çalıştığımız yönlerimizi gün ışığına çıkaralım.

2 Nisan 2010 Cuma

soneler 73 - william shakespeare

"işte o mevsimi görebilirsin bende de şimdi:
tek tük birkaç sarı yaprak ya kalır ya kalmaz,
soğuktan titreşen o çıplak dallarda hani,
yuvaları yıkılmış canım kuşların sesi duyulmaz.
işte alacakaranlık çöküyor benim de üstüme:
hani ufuklar usul usul solar ya batan günle,
ve hazırdır artık kapkara örtüsünü germeye,
her şeyi sarıp mühürleyen, ölümün eşi gece.
işte gençliğinin külleri üstünde yatan ateşten
kalma parıltılar yalnız, şu anda bende gördüğün;
o küller ki, bir zamanlar beslediğini şimdi tüketen,
ağır ağır yok eden ölüm döşeği artık bugün.
        iyi bak ve anla bunu, ki sevgin güç kazansın,
        şimdi bil değerimi; yakında beni bulamayacaksın."

(çeviri: bülent-saadet bozkurt)

bugün shakespeare'den othello ile birlikte soneler kitabını aldım. çok hoşuma giden bu parçayı, okumaya ara verip hemen paylaşmak istedim. sone yazın türünün özelliği ilk 12 satırın yavaş anlatımının üzerine son iki satırda vurucu cümlenin gelmesi. ama bu sefer son mısralar gereğinden fazla vurucu, acıtıcı olmuş galiba.

29 Mart 2010 Pazartesi

google analytics

google analytics hizmetini biliyorsunuzdur efen'im. sitenizi analytics üzerinden ayrıntılı bir biçimde raporlayabilir, bir çok bilgiyi elde edebilirsiniz. kaç kişi geldi, hangi siteden geldiler, hangi anahtar kelime ile geldiler vs... insanların sitenize hangi kelimeyi google'latıp girdiğini gösteren bölüm çok enteresan. işte arama motorunda aratılıp insanları apshalasha blog'una getiren o ifadelerin en hoşuma gidenlerinden bir seçki.

- eclipse şifre soruyor (n'apabilirim? şaka bi' yana sormaz yahu eclipse şifre falan. gene bir kelime arat ulaş bana genç adam)

- isimli resim oluşturma (fotoşop. sanal bir kimlik için avatar arayışında olan bir gençle karşı karşıyayız sanırım)

- kaplan neyi sever (beni korkutuyorsun dostum)

- mavi cicek neyi simgeliyo ("mavi çiçek" fenomeninden haberdar olması epey sevindirici. "simgeliyo" şeklinde kelime yontması ise üzücü. zıtlık söz konusu. oksimoron)

- song +"ben ölünce" ("ben ölünce yağmur yağsın" şarkısnı arıyor muhtemelen. fena değildir, ben de dinlerim. ama christina rossetti'nin müthiş "when i am dead my dearest"iyle tanışmış oluyor. kısmet)

apshalasha'nın çizgisi şiir ağırlıklı olduğu için genellikle aramalar "x'in şiirleri" şeklinde. bir cümlesini hatırladığı şiiri bulmak için aratanlar (sıklıkla yaparım) da epey var.

karikatür

karikatüristler çok saygı duyduğum insanlardır. bir espri nüvesi yakalamak, onu insanların önüne sunulabilir hale getirmek, çizgilere dökmek ve de (bence en önemlisi) anlaşılabilirliğini iyi ayarlamak zor iş. anlaşılabilirlik ifadesi ile ne anlatmak isteğimi biraz açmak istiyorum. espri çizerin kafasında yer almaktadır tüm açıklığıyla. ama bunu insanlara aktarırken, çekiciliğini artırmak için bir kısmını gizlemelidir. bu örtme işleminin ayarı işte mühim olan. çok gizlersen hiç kimse anlayamaz. tamamen açık edersen de okuyucunun zevkini elinden almış olursun. son kullanıcı, espriyi biraz da olsa kendi çabasıyla çözmeli ve bu nedenle kendini zeki ve özel hissetmelidir. karikatürlerin insanları cezbeden noktası da işte budur diye düşünüyorum. bir esprinin anlaşılma güçlüğü ne kadar yüksek olursa, anlayan kişi o denli haz alır ve bilinç altında kendisine olan saygısı artar. işte bu zor durumdan başarıyla çıkabilen karikatüriste saygı duyarım.

çizgi hususunda ise çok katı değilim. ancak tutarlılık ve kendi çizim stilini tamamen oturtmuş olma noktalarına önem veriyorum. stili çöp adamlar olan bir karikatüristi eleştirmek son derece saçma olacaktır. orijinaliteden bahsedecek olurak, kendi stilini geliştirirken tabi ki bir çok sanatçıdan ilham alacak besleneceksin. shakespeare hamlet'i yazmadan önce hiç kitap okumamış mıydı? ancak bu işi "iş olsun" diye yapmıyorsan, yeteneğin var demektir. ve bu yetenek kesinlikle diğerlerinden farklıdır. işte bunu göz önüne alarak, en başta kendine saygı duymak ve orijinal yönünü koruyarak geliştirmek gerek. kusura bakmayın, bir karikatür duayeni gibi cümleler kurdum. ama bunlar sırf okuyucu gözüyle yaptığım tespitlerdi.

doğuştan gelen bir resim yeteneğim var, tevazu göstermem bu konuda. ki kendi çabamla elde etmediğim, doğuştan gelen bir özelliğim üzerine tevazu cümleleri de komik olur herhalde. mesela okul-öncesi dönem de dahil hayatında hiç çöp adam çizmemiş birisiyim. direkt olarak normal çizimle başlamışım. ama canlı çizimleri konusunda hiç çalışmadım, (bunun metafizik, dini bir nedeni yok. sadece sevmiyorum) çalışmayı da düşünmüyorum. boyamayı da sevmem. sadece çizgiler ile çizimler yapmaktan haz alıyorum. teknik boyutta bu kadar yakınken, karikatüre bugüne kadar hiç meyil etmemem ise hala anlayamadığım bir husus.

espri yapmayı seven biriyim (sevmeyen var mı acaba?). bunları kalıplandırmak için karikatür müthiş bir fırsat. daha önce hiç denemediğim için yeteneğimi sınama fırsatım da olmamıştı. bugün kalemi kağıdı çektim önüme. onlarca çizim yaptım ve müşkülpesent kişiliğime rağmen içime sindi ortaya çıkanlar. ancak yine de çok daha iyi olana kadar (şiir serüvenim gibi) kimseyle paylaşamam sanırım.

bu arada, eklediğim karikatür de çizgisini en beğendiğim karikatürist olan özer aydoğan'dan.

19 Mart 2010 Cuma

düşüyorum


saçma sapan bir yazı olacak, özür diliyorum. bir sonraki cümleyi bile kafamda kurmadan yazıyorum. yazmaya ihtiyacım var galiba.

ben hiç günlük tutamadım. ne kağıt kalemle, ne de klavyeyle. aslında alışık değilim galiba içimi açmaya. yazmak rahatlatıyor diyorlar, doğrudur. ama her şeyden ayan beyan bahsetmek de hoşuma gitmiyor. en fazla, üstünü kapatarak bir şeyleri dışa vurabiliyorum. sanatçı tarafımı işte bunu için seviyorum. iki satırla, iki grafikle, iki kelimeyle, iki karalamayla içindekini kusabiliyorsun. ama an oluyor, yetmiyor. öğrendim, yetmiyormuş.

hayat enteresan. kendine yeni bir dünya kurup bulutsu hayallerin arasında geleceğe gülümserken, aynı gün içerisinde o yükseklikten yere çakılabiliyormuşsun. yere çakılıp, kolayca, acısızca ölmüyorsun da. öyle bir şansın da yok. bütün hücrelerinle hissediyorsun acıyı. kırılan kemiklerine mi, yoksa dağılıp giden hayallere mi üzülmeli? yoksa, her şeyin ötesinde, batan ve geri gelmeyeceğini bildiğin güneşine mi? öfke mi? ağlamak mı? pes etmek mi?

geri dönüşü olmayacak şeyler de varmış, yeni anladım. çok şey bilirim sanırdım. iyi anılar ruhunu bir kere okşayıp geçerken, kötü anılar iğrenç bir parazit gibi yaşarmış. resim kareleri ilk günkü gibi. sesler, ayrıntılar, takvimler. geriye dönme şansın yok. ama gri tonlardaki geçmişin seni bir duman gibi kovalıyor. kaçış yok. artık yaşamaya çabalayacağın her mutlu andan bir kısmını vergi olarak geçmiş hüzünlerine vereceksin. eskisi gibi olmayacak. peki ne yaptım ben? mutluluk hesapları yaparken gelecek mutluluklarımı mı ipotek ettim? hiç adil değil.

unutamıyorum. hiç bir şey bilmiyorum. evet bu, saçma bir vaziyete uygun saçma bir konuşma.

16 Mart 2010 Salı

eclipse + qt + jambi üzerine güzellemeler

bildiğiniz gibi, ki eğer bilmiyorsanız da birazdan öğreneceksiniz, qt arabirim çatısı (ui framework) platform bağımsız bir geliştirme şansı sunuyor bizlere. linux, windows, mac, windows ce, windows mobile, symbian, maemo... görüldüğü gibi platform bağımsız kavramının hakkı veriliyor. özellikle de nokia qt'yi satın aldıktan sonra mobil alanda yaygınlaşma kaçınılmaz.

asıl bahsetmek istediğim sevgi pıtırcığı ise qt-jambi. java ile, hello world'ün ötesinde görsel arayüz yazarak çalışma fırsatınız olmuşsa, java'nın mevcut arayüz kütüphanelerinin ne kadar kanserojen olduğunu biliyorsunuzdur. java'nın tüm güzelliklerine rağmen insanı soğutan ve bir çoklarını diğer seçeneklere (genellikle c#) yönelten bu sorunu artık tarihin derinliklerine gömebiliriz. qt-jambi, gelişmiş qt çatısıyla java dilini birleştiren bir ilaç. qt'nin varsayılanı olan c++ yerine java ile qt uygulamaları yazıyorsunuz. marifetli qt arayüz tasarımcıyı kullanıyorsunuz ve aynen java'da olduğu gibi qt'de de platform bağımsızlık had safhada olduğu için tek bir program yazarak bir çok farklı ortamda çalıştırabiliyorsunuz. gevrek gevrek gülebilirsiniz artık.

java demişken, eclipse demeden de olmaz. qt jambi'nin eclipse eklentisi de indirilebilir. günümüzde artık kaçınılmaz olan wysiwyg tarzı, sürükle bırak, bir geliştirme ortamı sunduğu gibi, daha profesyonel ve daha kod yoğunluklu çalışanlar için eclipse ile entegrasyon sağlıyor. qtcreator'un sınırlı sayılabilecek editörüyle kıyaslayınca eclipse'in gelişmiş özelliklerinden faydalanmak tabi ki daha cazip. download bölümünden indireceğiniz eclipse integration paketi ile bunu sağlayabiliyorsunuz. arayüz tasarlayıcısını eclipse'de kullanarak c++ qt uygulamaları yazabilirsiniz artık. şu şekilde sempatik bir ortam oluşabiliyor.
 

önemli bir hatırlatma yapmakta fayda var. eğer linux kullanıyorsanız ve dağıtımınızın paket depolarınızda bu yazıda bahsettiğim programlar, paketler, eklentiler varsa bunları kullanmanız daha büyük kolaylık sağlayacaktır. aksi halde biraz uğraşmanız gerekebilir. windows kullanıcılarının ise pek etliye sütlüye karışmasına gerek yok her zamanki gibi. indirip kuracaklar.


ben ubuntu kullandığım için şu kodla jambi'yi uğraşmadan kurabildim.
sudo apt-get install libqtjambi-dev libqtjambi-java libqtjambi-jni
eğer kullandığınız dağıtımın paket deposunda jambi yoksa, şuradaki açıklayıcı yazı yardımcı olabilir.

eclipse eklentisini kurmak ise çok kolay. indirdiğiniz sıkıştırılmış paketi açıp plugin dizininin içindeki dosyaları eclipse'nin plugins dizinine kopyalıyorsunuz. ardından eclipse'yi çalıştırıp windows > preferences > qt jambi reference page yolunu izleyip Jambi Location ksımına jambi kurulumunuzun (nereye kurduysanız) yolunu veriyorsunuz. örneğin, benimki /usr/local/lib/qtjambi-linux32-lgpl-4.5.2_01/


bunların dışında qt'yi varsayılan dilinde (c++) eclipse'de geliştirmek de mümkün. bunun için de şuradan gerekli eklentiyi indirebilirsiniz. benim ilgimi jambi kadar çekmediği için bunu böylece, kısa bir paragrafla geçiştiriyorum. ama eclipse ortamında c++ geliştirmenin de işleri ne kadar kolaylaştırdığını unutmamak lazım.

15 Mart 2010 Pazartesi

keyes ve dobik

keyes diye bir program var. pyqt ile yazılmış. masaüstünde bir adet kelle ve fare hareketlerini takip eden göz bebeklerinden oluşan ultra-eğlenceli bir program. özelleştirilebilir kafa seçenekleri mevcut. isterseniz kendiniz de bir kafa resmi oluşturup, gözlerinin koordinatlarını python dosyasına işleyerek kendi özel keyes'inizi oluşturabilirsiniz.

faces = {
    "bush":      ("keyes-bush.png",      (49, 63, 13, 9), (76, 63, 13, 9)),
"Aaron":     ("keyes-aaron.png",     (49, 63, 12, 8), (79, 63, 12, 8)),
"Adrian":    ("keyes-adrian.png",    (46, 67, 11, 6), (74, 68, 11, 6)),
"Cornelius": ("keyes-cornelius.png", (49, 68, 11, 6), (79, 68, 11, 6)),
"Eva":       ("keyes-eva.png",       (51, 63, 12, 6), (83, 63, 12, 6)),
"Sebastian": ("keyes-sebastian.png", (50, 58, 14, 7), (83, 58, 14, 7)),
}

KEyes.py dosyasında yukarıdaki bölümde kafaların isimleri, ilgili resim dosyaları ve göz koordinatları belirlenmiş. gördüğünüz gibi bir adet g.w.bush kafasını da böylece eklemiş olduk. ilgili resmi buraya da ekliyorum. kodu yukarıdaki gibi düzenleyip, resmi de programla aynı dizine koyarak masaüstünde bir bush esintisi sağlayabilirsiniz.

bu programın daha da özelleşmiş bir halini yazmayı düşünüyorum. pygtk veya pyqt arasında daha seçim yapmadım ama taslak kodlarımı yazmaya devam ediyorum. programın adı şimdilik dobik. daha absürd bir isim bulana kadar bu, en azından. dobik, benzerlerinden farklı olarak, tamamen grafik çizimlerle anında yaratılacak. resim dosyası kullanılmayacak. sadece gözler değil, tüm kafa fareye yönelecek. stabil halini elde ettikten sonra gelişmiş özelleştirme seçenekleri de eklemeyi düşünüyorum. saç rengi, göz rengi, kafanın biçimi vs.

esasında mantık basit. farenin pozisyonu ve kafanın pozisyonu noktalarını birleştirip yatay ve dikey eksenlerle kestirip bir dik üçgen elde ediyorsunuz. işte bu üçgenin açısına, daha doğrusu tanjantına göre de gözlerin yönelimini sağlıyorsunuz.

peace out. beni bekleyin anacım.

1 Mart 2010 Pazartesi

youtube'dan mp3 elde etme

öncelikle download helper, embedded objects, click downloader benzeri bir firefox eklentisi kuruyoruz. bu eklentiler, video sitelerinden ".flv" formatındaki video dosyalarını indiriyorlar bildiğiniz gibi. bazen bu dosyalardaki sesleri ".mp3" formatında elde etmemiz gerekebiliyor. işte bu iş için, python'da hızlı ve basit bir pygtk programı yazalım.

telif hakkı saklı ürünler üzerinde işlem yapmak yasal olarak sıkıntı doğurabilir. burada yer alan bilgiler sadece öğretici amaçlıdır.

#!/usr/bin/env python
# -*- coding: utf-8 -*-

# 01/03/2010 16:58:13
# mustafa yılmaz aka apshalasha (apshalasha@gmail.com)

import pygtk
import gtk
import os

dialog = gtk.FileChooserDialog("Dosya Seç..", None, gtk.FILE_CHOOSER_ACTION_OPEN, (gtk.STOCK_CANCEL, gtk.RESPONSE_CANCEL, gtk.STOCK_OPEN, gtk.RESPONSE_OK))
dialog.set_select_multiple(1)
dialog.set_default_response(gtk.RESPONSE_OK)

filter = gtk.FileFilter()
filter.set_name("flv dosyaları")
filter.add_pattern("*.flv")
dialog.add_filter(filter)

response = dialog.run()
if response == gtk.RESPONSE_OK:
dosyalar = dialog.get_filenames()
if dosyalar:
for i in dosyalar:
i = unicode(i)
dosya = os.path.basename(i)
dizin = i.replace(dosya, '')
dizin = dizin.replace(' ', '\ ')
try:
os.system('cd ' + dizin + ' && ffmpeg -i ' + dosya.replace(' ', '\ ') +' -acodec copy ' + dosya.replace(' ', '\ ') + '.mp3 -y && y')
except:
pass
elif response == gtk.RESPONSE_CANCEL:
pass
dialog.destroy()

(gerekli paketler: pygtk, gtk, ffmpeg)

21 Ocak 2010 Perşembe

apshalasha ne demek

analytics hesabımı kontrol ettiğimde apshalasha ne demek şeklinde bir arama yapıldığını gördüm. bunun üzerine, hakikaten de kelimeyi açıklamamış olduğumu fark ettim.

benzersiz (unique) bir mahlas seçmek istedim. yani google'da aratıldığında çıkan sonuçların tamamı benimle ilgili olmalıydı. google'latıp 0 sonuç çıkan bir kelime aramaya giriştim. apşa-laşa geldi aklıma. kriterime uygun olmakla beraber, anlamı da çok hoşuma gitmişti. belki bilirsiniz, belki bilmezsiniz, çerkesim ben. daha doğrusu abazayım. apşa, abazaca dilinde rüzgar; laşa ise ışık anlamına geliyor.

çok müthiş bir manası yok görüldüğü gibi. zaten kelimelere takılmak çok anlamsız değil mi? dünyanın en güzel kelimesi nedir? varsa hangi dilde? hangi dilde anne diğer dillerden daha güzel? söylediklerimiz mi daha kıymetli yoksa söyleyemediklerimiz mi? velhasıl, sözler sadece araçtır.

11 Ocak 2010 Pazartesi

günler ne kadar ağır - hermann hesse



"ne kadar ağırdır günler.
yoktur beni ısıtabilecek tek alev,
bir güneş yok benimle gülecek,
herşey çıplak,
herşey soğuk ve acımasız,
ve hatta sevgili, açık
yıldızlar tepeden bakar kimsesiz,
öğrendiğim zamandan beri kalbimdeki
aşkın ölebileceğini."