24 Kasım 2009 Salı

ağıt (song) - christina rossetti


"gün gelipte ben ölünce, bir tanem
ne arkamdan ağıtlar yakılsın
ne bir servi boy atsın
ne de yanıbaşımı güller sarsın
yeşil çimeni sen ol toprağımın
yağmur tanelerinden ıslak
sonra da istersen hatırla
istersen de unut.
hava kararacak, görmeyeceğim
yağmur yağacak, hissetmeyeceğim
bir bülbül sesi yanık,
ve ben duymayacağım
arkasında güneş doğmayan
karanlıkta bir hayal misali
belki hatırlayacağım
belki unutacağım."


"when i am dead, my dearest,
sing no sad songs for me;
plant thou no roses at my head,
nor shady cypress tree:
be the green grass above me
with showers and dewdrops wet:
and if thou wilt, remember,
and if thou wilt, forget.
i shall not see the shadows,
i shall not feel the rain;
i shall not hear the nightingale
sing on as if in pain:
and dreaming through the twilight
that doth not rise nor set,
haply I may remember,
and haply may forget."

22 Kasım 2009 Pazar

ozan - hermann hesse


"yalnızca benim, yalnız olanın, üzerine
parlar tükenmeyen yıldızları gecenin,
taş çeşme sihirli şarkısını fısıldar,
yalnız bana; yalnızbaşına olan bana
kımıldar gezinen bulutların renkli gölgeleri
düşler gibi, üzerinde açık kırsal kesimlerin.
ne ev ne de çiftlik alanı,
ne ormanlık ne de avlanma yetkisi verilir bana,
hiç kimseye ait değildir benim olan,
korkutucu deniz,
oynayan çocukların kuş gibi pır pır eden sesleri,
gizli gizli aşık bir adamın akşamleyin yalnızbaşına ağlaması ve şarkı söylemesi.
tanrıların tapınakları da benimdir, ve benimkidir
geçmiş günlerin asillere ait korulukları.
ve gelecekteki cennetin ışık dolu mahsenlerinden
daha az olmayan evim:
ağaç duvaklarının gerisinde dalan akarsu,
ruhum sık sık yukarı saldırır özlemin komple uçuşunda,
kutsanmış adamların geleceklerine dikkatle bakmak için,
aşk için, yasanın sırtını yere getirerek, halktan halka sevgi götürmek için.
onların hepsini yeni baştan bulurum, asilce dönüştürülmüş:
çiftçi, kral, sanatkar, başı kalabalık denizciler,
çoban ve bahçıvan, hepsi onların
minnetle kutlar festivalini gelecekteki dünyanın.
yalnız ozan eksiktir,
yalnız olan, seyirci kalan,
insan özlemini elinde bulunduran, renksiz imaj,
geleceğin, dünyanın yürütülmesinin
başkaca gereksinmesi olmayan ondan. Bir yığın çelenk
boynunu büker onun mezarında,
fakat hiç kimse anımsamaz onu."

19 Kasım 2009 Perşembe

kaplan (tyger) - william blake


"kaplan! kaplan! yanmakta ışıl ışıl
karanlığın ormanlarında:
hangi ölümsüz el ya da hangi ölümsüz göz
yaratabilirdi senin heybetli simetrini?

hangi uzak yarlarda ya da hangi uzak göklerde
kurban edildi gözlerindeki ateş?
hangi kanatlar erişebilir ona?
hangi el kavrayabilir ateşi?

ve hangi güç ve hangi beceri
bükebilirdi kaslarını yüreğinin?
ve, yüreğin çarpmaya başladığında,
hangi dehşetli el ve hangi dehşetli ayaklar?

neydi çekiç? ya zincir neydi?
nasıl bir azaphanedeydi beynin?
neydi örs? ve hangi dehşetli kabza
ölümcül korkularını kavrayabilir?

yıldızlar savurunca aşağıya mızraklarını,
ve sulayınca cenneti gözyaşlarıyla,
güldü mü o yaptığını görünce?
kuzu' yu yaratan mı yarattı seni de?

kaplan! kaplan! yanmakta ışıl ışıl
karanlığın ormanlarında,
hangi ölümsüz el ya da hangi ölümsüz göz
yaratabilir senin heybetli simetrini?"


eşsiz bir şiir. vizeye çalışırken bir ara verdim, aklıma geldi tiger tiger burning light... ekleyeyim dedim. büyük romantiklerden biri olan william blake, bu şiirle kavramsal anlatımın sınırlarını zorluyor.

"tyger! tyger! burning bright
in the forests of the night:
what immortal hand or eye
could frame thy fearful symmetry?

in what distant deeps or skies
burnt the fire of thine eyes?
on what wings dare he aspire?
what the hand dare sieze the fire?

and what shoulder, & what art,
could twist the sinews of thy heart?
and when thy heart began to beat,
what dread hand? & what dread feet?

what the hammer? what the chain?
in what furnace was thy brain?
what the anvil? what dread grasp
dare its deadly terrors clasp?

when the stars threw down their spears,
and water'd heaven with their tears,
did he smile his work to see?
did he who made the lamb make thee?

tyger! tyger! burning bright
in the forests of the night:
what immortal hand or eye
dare frame thy fearful symmetry?"

16 Kasım 2009 Pazartesi

ucube


silkele
ve fırlat
at beni üstünden
yapabilecekken
ve tepin üzerimde
hala imkanın varken
korkmana gerek yok
seni boğmam için
henüz erken

sen
hayvan
kokuşmuş
devasa bedenin
ucubesin
ayakları yerde
kafası gökte
ve beslenirsin
pisliğinle

hayır
sevmem seni
görüyorum
tüylerin güzel
ama kandıramıyorum
kendimi
gizlemeye yetmiyor
devasa çirkin bedenini
nasıl seveyim
merdivenim var
tepesine çıkınca
çürümüşlüğünü görüyorum
tüylerini unutup
kusuyorum

sana
bu son uyarım
çık karşıma
sen de nefretini göster
benimki gibi
yap artık şunu
bekliyorum
hadi beni şimdi yok et
kapanınca gözlerim
lütfen huzurla
kokuşmaya devam et

çünkü
bir gün
çıplak ellerimle
boğacağım seni
korkmadan
gözlerine bakacağım
hırıldarken
son nefesinde
tüylerini okşayacağım
ağlayacağım
severdim tüylerini
ama unutacağım

yüz yıl
bağdaş kurup
bir ağıt yazacağım
ve bir destan
kimse okuyamayacak
anlayamayacak

Mustafa Yılmaz

15 Kasım 2009 Pazar

poetika


"şiir nedir" sorusunu sormak gibi bir saçmalık yapmayacağım. bu soru en az "sen nesin" veya "hayatın anlamı nedir" kadar çetrefilli bana göre. bu arada, bu sorular şiirle direkt bağlantılı. şiiri çözersen bunları da çözersin. bir de "ben şair değilim, ne haddime" gibi konuşma kalıpları var. eğer şiir yazıyorsan şairsin arkadaş. yok eğer yazdıklarını, şiirlerini, evlatlarını küçümsüyorsan diyecek bir şey yok. o zaman uğruna aşk şiirleri yazdığını da küçümsüyorsun. acılarını, mutluluklarını, içindeki o tarif edemediğin rahatsız kıpırtıyı da küçümsüyorsun. daha da fenası belki tevazu kılıfı altında kendini yüceltmeye çalışıyorsun.

ilham perisi denen şeye pek inanmazdım küçükken. tam bir mekanik model içerisinde düşünürdüm şiiri, adeta bir düz yazı kompozisyonu gibi.karar verirsin masaya oturursun arkadaş, yazarsın birbiriyle uyumlu kelimeler kullanırsın, "beğenmediğin yerin üstünü çizersin, düzeltirsin, böyle bir kaç saat uğraşıp ortaya güzel bir şey çıkarırsın" derdim. iş öyle değilmiş ve iş öyle değil.

kişisel sürecimi
anlatmak istiyorum müsaadenizle. herhangi bir yerde, bir anda aklımdan bir cümle, bir kaç kelime, bir tamlama gibi bir şey çıkıyor istemsizce. belki de bilinç altım bana sunuyor demeliyim. ardından bu "kendim tarafından bana hediye edilen ifadenin" etrafını dolduruyorum. tüm bu anlattıklarım bir iki dakika sürüyor. ve genellikle yanımda kalem kağıt olmuyor, süreç kafada cereyan ediyor. daha sonra kağıda döküyorum. eğer kağıda dökme kısmında çok fazla "şurası pek olmamış" dersem, kırpa kırpa şiirciğimi mahvediyorum. bu nedenle pek düzeltme yapmam. bir de işin şu boyutu var. şiir, o anki ruh halin içerisinde, kendi içerisinde anlamlı bir bütün. o halden, o moddan, o düşten çıkınıca anlamsızlaşabiliyor.

şiir yazmak istiyenlere tavsiyem, "şiir okuyun, çok şiir okuyun" falan değil. o zaten bana göre insan olmanın gerek şartı. şiir yazmak istiyorsan başına bir "iş" gelmesi lazım. dua etmeli başıma bir "iş" gelsin diye. aşık olmadan yazılmıyor. şu dünyada bana verildiği için en sevindiğim hediye şiir. hayata şiir nazarıyla bakmak tarifsiz. şiir ruhu hem bir lanet hem bir mükafat. onu o haliyle sevmek, lütfuyla, kahrıyla sevmek en güzeli. hem, "aşk" mazoşist değil midir zaten?

boyunayım (i am vertical) - sylvia plath


"boyunayım

ama enine olmayı tercih ederdim.
ben kökünü toprağa batırmış bir ağaç değilim
taşları ve o ana sevgisini emen
bu yüzden büyüyemiyorum parlak yapraklara her nisan,
bir çiçek tarhının güzelliği de olamadım ne yazık ki
sanki özenle boyanmış ve kendi payına düşen hayranlarını kabul eder gibi,
pek yakında bütün yapraklarından birer birer döküleceğini bilmeden.
benimle karşılaştırılırsa, ölümsüz sayılır bir ağaç
ve bir çiçek o kadar uzun boylu değildir belki, ama kalkışmanın anlamını bilir,
bense ömrünü bir ağacın, cesaretini istiyorum bir çiçeğin.

bu gece, yıldızların o sonsuz incelikte ışıkları altında,
ağaçlarla çiçekler serin kokularını serperlerken havaya.
aralarında yürüdüm, hiçbiri farkıma varmadan.
uykuya dalmadan düşünürüm de bazen
ben de onlar gibiyim aslında -
düşüncelerim bulanır sonra.
uzanıp yatmak, daha doğal geliyor bana.
sınırı olmayan sohbet yürürlüğe girdiği zaman, gökle aramızda.
ve son kez uzanıp yattığımda bir gün ben asıl o zaman yararlı olacağım:
o gün ağaçlar bana bir kez olsun dokunabilecek ve benimle ilgilenecek vakti olacak çiçeklerin"


sylvia plath'den geldi bu seferki alıntım. i am vertical. şairde deha böyle oluyor işte, yataylık ve dekylik bağlamında ele aldığı konuya bakınca tüylerim ürperiyor. yaşamına kendi elleriyle son veren bu kederli kadının kendi iç yalnızlığını ve başarılı yaşamının onu tatmin etmediğini daha güzel hangi örnek anlatabilirdi, bilemiyorum. dikey olmak gerçekten de mutluluk vermiyor. kendini yükselterek büyümek mutluluk vermiyor. belki de yükseklik yalnızlığımızı perçinliyor ve yalnız kaldığımızı anladıkça daha da yükselmek kaçmak istiyoruz. laf olsun diye söylemiyorum, gerçekten bu şiirin üzerine uzun konuşulur. şu anda uygun kıvamda değilim, belki bir başka yazıda başka bir konuyla bağlarım. orijinalini de veriyorum.

"i am vertical

but I would rather be horizontal.
i am not a tree with my root in the soil
sucking up minerals and motherly love
so that each March I may gleam into leaf,
nor am I the beauty of a garden bed
attracting my share of Ahs and spectacularly painted,
unknowing I must soon unpetal.
compared with me, a tree is immortal
and a flower-head not tall, but more startling,
and I want the one's longevity and the other's daring.

tonight, in the infinitesimal light of the stars,
the trees and the flowers have been strewing their cool odors.
i walk among them, but none of them are noticing.
sometimes I think that when I am sleeping
i must most perfectly resemble them-
thoughts gone dim.
it is more natural to me, lying down.
then the sky and I are in open conversation,
and I shall be useful when I lie down finally:
then the trees may touch me for once, and the flowers have time for me."

12 Kasım 2009 Perşembe

kayseri kitap kültür ve eğitim fuarı

kayseri'de 6-15 kasım arasında dünya ticaret merkezi fuar alanında ismi ve kapsamı meçhul bir organizasyon var. farklı yerlerde ve afişlerde "kayseri kitap kültür ve eğitim", "ulusların el sanatları ve hediyelik eşya" gibi farklı isimleri var. ne olduğunu kimse bilmiyor galiba. ama fuar kısmı kesin galiba.

geçen haftasonu gideyim dedim, kalktım gittim fuara. kökleri kafkaslarda, gövdesi yozgata'ta, yaprakları kayseri'de olan bir insanım. kayseri'nin kültür, kitap, sanat konusunda hangi noktada olduğunu iyi biliyorum. burada bu mevzuların önemi gerçekten de nokta mertebesinde. dairesel bir alan oluşturmuyor. yok desen yok değil, ama bir alanı yok. nokta işte.

bir örnek vermek istiyorum. binlerce insanın mabed gibi her hafta sonu tavaf ettiği ipeksaray'ı bilirsiniz. -1. katında vatan bilgisayar'ın çok geniş bir alanı var. işte bu alanda, vatan'dan önce alkım kitabevi (yanılmıyorsam) vardı. d&r tarzı çok ferah geniş bir kitapçı açmışlardı. oturup kitap okumak için puflar vardı mesela. çok hoş, hep hayalini kurduğum bir ortamdı. sonra kapandı ve bakkal dükkanı kadar küçük bir alana taşındılar. niye taşındıkları açık. kayseri'de kimse kitaba para vermez. bu budur.

şehir altyapı yönünden gelişiyor, hoşumuza gidiyor ve yöneticilerimizle gurur duyuyoruz. fakat hayatım kaldırım ve kanalizasyondan oluşmuyor ki benim. diğer şehirlerde yaşayanlar, kayseri'nin büyük şehir olduğunu ve çok ilerlediğini gördükçe, bu gelişmenin diğer alanlara da yansıdığını düşünüyorlar galiba. yani kayseri'nin ikinci bir ankara olma yolunda ilerlediğini düşünüyorlar. ne yazık ki öyle değil. yaşanan, çok asimetrik bir büyüme. kayseri'nin yerlileri tabir edilen çekirdeği bazı konularda hiç değişmiyor. üniversite öğrencileri ve dışarıdan gelen beyaz yakalı çalışanlar dışındakiler genellikle bu "diğer yöndeki" büyümeye iştirak etmiyor.

gittim fuara. haliyle, her fuar gibi, giriş ücretli. sembolik bir "1 tl" ücret söz konusu (hata, o 1 tl'yi almasanız fuar dolar taşardı). ama gene de fena değildi yoğunluk. ne olduğu belirsiz bir organizasyon olduğu için tabi ki imza günü benzeri bir şey yoktu. ön kısımda bir kaç kitabevinin standı, ardından dershaneler ve özel okullar geliyor, geri kalan büyük kısımda ise bijuteri, tekstil gibi sıradan standlar yer alıyordu. güney afrika, nijerya, hindistan gibi yabancı ülkelerden gelen katılımcılar da vardı. hindistan tekstil ürünleri ve ağaç işleme mobilyalarıyla galmişti. afrika tamsilcileri de tahmin edilebilceği üzere, kendi kültürlerini yansıtan hediyelik eşyalarla katılmışlardı. afrikalılar her zamanki gibi çok sıcak ve sempatikti. çok enteresan ve hoş şeyler vardı standlarında da. gülümseten bir olaysa, islami bir dergi ile komünist bir yayınevinin standlarının karşılıklı olmasıydı. ne güzel dedim, şu alanın dışında da hep böyle olsa keşke.

her pazar talas osmanlı evi'nde şiir akşamları düzenleniyormuş, haberim yoktu. o gün o etkinliği de fuar alanına taşımışlar. emekli, yeteneksiz, erciyes'e ve bağa bahçeye şiir yazan, çevresinin egosunu şişirerek başımıza bela ettiği modelden şairler vardı epeyce. kendine "tc kültür bakanlığı aşık büryani" yazılı rozet imal ettirip takan ego manyağı bir vaka da vardı, gülmemek için kendimi zor tuttum. bir iki şairi beğendim ama. aslında amatörler için iyi bir fırsat. bakarsın ben de katılırım bu osmanlı evi şiir akşamlarına.

10 Kasım 2009 Salı

kitap


bir araya gelmiş, hoş kokan matbuu kağıtlar bütünü. aslında sadece bizim anladığımızı yazan sihirli parşömenler. çünkü bazı an olur ki, daha önce bir kaç kez okuduğunuz halde bir cümleyi yeni görmüş gibi hissedersiniz. evet, sanki bir büyü yapılmış ve o cümle bir yerlerden süzülüp gelip kitabın satır arasına yerleşivermiştir. bu nedenle bazı eserleri tekrar tekrar okumak, her seferinde ruh halinize ve olgunluğunuza göre değişik tatlar almanızı sağlıyor. bu büyülü özellik keşfedildiğinden beri kitap fenomeni insanın medeniyetinde çok özel bir yere oturmuş durumda.

kişisel serüvenime gelince, bazen hiç ummadığım kitaplar bende ummadığım çağrışımlar yaptı, düşünce ufkumu genişletti, zihnimde yeni patikalar oluşturdu. aslında şiir/kitap incelemelerine temelde karşı olan birisiyim. bunun bir tecavüzden farkı olmadığını düşünürüm veya utangaç bir kızın elbisesini yırtmaktan.

körü körüne savunulan kitap okuma çılgınlığına karşıyım. genç beyinler daha ilk yıllarından itibaren kafalarını lüzumlu lüzumsuz gereksiz kitaplarla doldurmamalı. aksine onlara seçici olmayı ve sentezi öğretmeli. çünkü ne yazık ki okunan her satır, insanın özgür algısının etrafına eklenen bir parça çit haline geliyor. bir cinle yapılan antlaşma gibi adeta, bir şey öğrenmek karşılığında, içinde delicesine yanan özgür düşünce ateşinden bir parçasını kaybediyorsun.

onlar kimilerinin dediği gibi dostlarımız değil. dost veya düşman değiller düşler kurmak için aldığımız uyku haplarımız.

4 Kasım 2009 Çarşamba

bitmeyen şiir



...

ne bir gemiyle bilinmeyene gideceğim
ne de karanlık bir kuyuya ineceğim

nefes olacağım
rüzgarda bir hece
yağmurda bir ıslık
ve kar tanesinde
ağıt olacağım

şiir olacağım
dolduracağım gündüz ve gecenizi
tekrar edeceksiniz
kulaklarınıza fısıldadığım dizeleri

her tohumla birlikte canlanacağım
şarkılar söyleyip büyüyecek
kuru yapraklarla döküleceğim

her şey benimle nefes alacak
ölmeyeceğim

...

Mustafa Yılmaz