29 Ekim 2009 Perşembe

karmic koala bağlamında linux hikayem

ubuntu 9.10 sürümünün kod adı bu. koala sevdiğimiz, sempatik bi hayvan neticede. güzel seçim. sürüm bugün çıkıyor. cumhuriyet bayramı ile birlikte güzel bir kombo oldu. ben de hemen indirip geçmeyi düşünüyorum koala efendiye.

kişisel linux maceramın nasıl başladığını tarih olarak tam hatırlayamamak ile birlikte, bir knoppix live cd hatırlıyorum. adeta büyülenmiştim özelliklerinden. en çok da; sınırsız özelleştirebilme, yazılımların sistemle bütünleşik olması ve çeşitliliği ilgimi çekmişti. çeşitliliğin ne kadar önemli olduğunu şöyle anlatmaya çalışayım, hiç windows kurdunuz mu? kurdunuz, güzel. peki kurulumdan hemen sonraki "çıplak" halinin ne kadar itici ve depresif olduğunu gözünüzün önüne getirin. daha sonra da tek tıkla kurulabilen, kaldırılabilen, aramadan bulunabilen programları hayal edin. işte o hayalin gerçek olabildiğini görmüştüm.

akabinde bir kaç değişik sürüm kullanmış olmakla beraber, gnome'a göre kendimi kde cephesine daha yakın hissetmekteydim. çünkü ben, windows'u bile sınırına kadar özelleştirmeye çalışırdım. win 98'de klasörlerin yanındaki klasörün adını vs. gösteren bölümü bile tanınmayacak hale sokmuştum. kde'nin gelişmiş özelleştirme seçeneklerine hastaydım kısacası.

sonra pardus ile tanıştım. allahtan 1.0 versiyonuyla tanışmadım. o kadar toy haliyle tanışsam, diğer "türkçe linux" etiketli zırva dağıtımlardan zannedebilirdim. seviyeli bir birlikteliğimiz oldu. ancak kendine has pisi paket sistemi, bir süreden sonra yetmemeye başladı haliyle. kaynak koddan program kurmak, uyumsuzluklar, uğraşmak vs. derken bıktırdı kendisinden. zaten pardus kullanma amacım, bazı fanatik milliyetçilerinki gibi "milli işletim sistemi!!.." çığırtkanlığı değildi. sadece gerçekten iyi olduğu, yeniliğe açık ve gelişmekte olan bir sistem olduğu içindi. zaten hem açık kaynak felsefesine inanmak, hem de milli işletim sistemi gerektiğini düşünmek birbiriyle bağdaşmıyordu. ayrıldık, ama kalbimde hala ayrı bir yeri var.

debian iyi güzel ama bir aşamadan sonra sen pc için çalışıyor oluyorsun. dolayısıyla diğer alternatif ubuntu ile tanıştım. gnome masaüstüne alışmak biraz zor oldu. ama hem görsel bütünleşiklik hem de pratiklik açısından kde'den daha önde olduğu için sevdim neticede. minimalist bir sanat anlayışına da sahip olduğum için görsel tarafında da uyuştuk. birlikteliğimiz başladı. ati ekran kartlarının linux ile yaşadığı geleneksel problemlerden birisini yaşamamdan ve problemi gidermeye üşendiğimden kısa bir süredir xp efendiye mahkumum. karmic koala'yı özlemle bekliyorum.

28 Ekim 2009 Çarşamba

"hello world" fenomeninden kaçamazsın genç adam


python
print "hello world"
print "bye bye hapiness"

27 Ekim 2009 Salı

bir şeyler üzerine


insanı zaman olgunlaştırıyor. doğadaki her şey gibi olgunlaşıyorsun fakat yıpranıyorsun da. yaşadıklarımızdan ibaretiz aslında; yediklerimizden, içtiklerimizden, düşündüklerimizden ve hissettiklerimizden. ve kaçınılmaz bir şekilde algımız da buna göre şekilleniyor. kendi dünyamızı kendimiz yaratıyoruz ve yaratmaktayız her an için, hiç durmuyoruz. evet hiç durmuyoruz. çünkü evrende ve (evrenimize ideaları katarak oluşturduğumuz) onun da üst kümesi olan "her şey" aleminde durmak diye bir şey tanımlanmamış. bana duran bir şey söyleyebilir misiniz? hayır, yok. çünkü durmak ölümdür bizim "her şey" alemimizde. duygular kararlı değildir, standartlar net değildir, düşünceler durağan değildir, tüm bilimimizi üzerine kurduğumuz ışık hızı sabitinin kesinliğinden ve değişmezliğinden bile emin olamayız. sürekli, bitmez tükenmez bir hareket döngüsü içerisinde her şey. niye, diye soramadan edemiyoruz. niye tüm bu koşuşturma, neden karda mahsur kalmış ve de hareket etmezse donacak olan insanlar gibi her şey?

yo, hayır yanlış anlamayın, "hayatın anlamı nedir" şeklindeki o kadim ve yanıtı bilinmez varoluşsal soruyla uğraşıyor değilim. epey de zaman oluyor bu soruyu sormayı gereksiz görüp ilgilenmdiğimden beri. ama kısaca buna da değinmek isterim. hayatın anlamı yoktur. ve hayat bizim anlamlandıramayacağımız kadar yüksek anlamlıdır. hayatın net bir anlamı olsa bile, "hayat"ın içerisinde tanımlı olan bizler için böyle bir anlamdan bahsetmek saçmadır. ancak tabi ki epey insan bunu düşünecek ve yanıtlayacak, çünkü soru sormayan insanın varoluşu da anlamsız gelir galiba.

asıl bahsetmek istediğim, bu bitmek tükenmek bilmeyen devinim içerisinde, bu hiç bir şeyden net emin olamadığımız değişken ve göreli "her şey" aleminde, tüm bunların farkına vardıktan sonra sersemlemek ve sırtını dayayacak bir duvar bulabilme endişesi taşımak. tam olarak böyle bir durumdayım epeydir. insanların düşüncelerini özel bir takım tekniklerle okuyabilen bir adamın içine düşeceği o halin bir benzrini yaşıyorum. o adam çevresindeki insanların iç yüzlerini gördüğü zaman eski aptal, gerçektn habersiz ve mutlu zamanlarına özlem duymaz mı? umutsuzluğa düşmez mi? içinde bulunduğum hal de bundan farksız sanırım. insanların içlerini okuyamıyorum ama az da olsa olayların ve kavramların içini okuyabiliyorum. daha aptal olmayı inanın isterdim. bunlar şov cümleleri değil. gerçekten isterdim.

yüksek algılar ve daha da önemlisi yüksek farkındalık, yüksek sorumluluklar ve ıstırap getiriyor beraberinde. aynı zamanda da kaçınılmaz büyük bir yalnızlık ve anlaşılmazlık. dünyayı hep bir sürgün yeri gibi görmek, hiç bir zaman evinde hissedememek, hep misafir gibi davranmak. evet, misafir gibi, hiç bir şeyi sahiplenemeden yaşamaktan söz ediyorum.

tüm bu kelimeleri ve tümceleri uc uca eklerken dahi, tam olarak anlaşılamayacak olduğumu biliyorum. ne kadar ironik.

26 Ekim 2009 Pazartesi

ceket (coat) - william butler yeats


"şarkımı bir ceket yaptım,
eski mitolojilerden bezedim
tepeden tırnağa.
fakat aptalların eline geçti,
giydiler sanki kendilerininmiş gibi
herkesin önünde.
ey şarkı, bırak giysinler,
daha büyük iş ister
çıplak yürümek."


"i made my song a coat
covered with embroideries
out of old mythologies
from heel to throat;
but the fools caught it,
wore it in the world's eyes
as though they'd wrought it.
song, let them take it,
for there's more enterprise
in walking naked."


bu, ilk şiir çevirim oldu. bir iki gün önce okuduğum "yalnız yürümek" (walking naked) adlı kitapta geçen bir şiirdi. aslında türkçe hali pek de şiire benzemiyordu. mota mot çevrilmişti. kitap çevirilerinde pek dikkat etmezler içerideki şiirsel kısımlara. ben de acaba şuna bir el atsam nasıl olur diye düşündüm. gördüm ki, hakikaten çok zor iş şiir tercüme etmek. idealize edersek, aslında hiç bir şiir tercüme edilmemeli. fakat bütün dilleri bilemeyeceğimiz için bunu göz ardı etmek zorunda kalıyoruz.

şiir açıklamanın tecavüze benzediğini düşündüğüm için yorum yapmayacağım tabi ki şiirin kendisi hakkında. şiir fenomeni çok enteresandır. anlayan anlar ve de herkes kendine göre anlar. biraz damdan düşenin halini bilmekle alakalı okunan şiiri anlamak. senin hissettiklerini bir başkası da hissetmişse, ancak o seni anlar.

25 Ekim 2009 Pazar

mavi çiçek


etrafını saran hüznü içine çek
hisset beni ve anla
mavi çiçek

acı mısralar fısıldıyorsun
sislere ağıt yükleyip
şairlere yolluyorsun
endişelisin
çağrına kim gelecek
mavi çiçek

yüksek dağın zirvesindesin
ilk kim seni görecek
yapraklarını kim öpecek
gizli kalmak endişesinde misin
korkma ben yürüyorum hep
ve gün gelecek
mavi çiçek

mavi çiçek
zaman gelecek

Mustafa Yılmaz

mavi çiçek ya da orijinal adıyla "die blaue blume", romantikler için ulaşılamaz güzelliği ve gerçekliği simgeliyor. alman romantik şairi ve filozofu novalis ilk kez bu kelimeyi kullanmıştır. tarif edilemeyen o özlem, o kendisine çeken kuvvet ve cana tatlı gelen acı mavi çiçek imgesiyle somutlaştırılmakta. doğu kültürlerindeki şem ve pervane miti gibi, mavi çiçeğin de ona ulaşmaya çalışan ve ulaşamayacaklarını da bilen takipçileri oldu ve olacak.

aklında tut (remember) - christina rossetti


"aklında tut beni gittiğimde
çok uzaktaki sessiz ülkeye

artık elimden tutamadığında beni
ne de dönüp te kalamadığımda, neredeyse dönüverecekken geri

aklında tut beni günden güne
bana söyleyemediğinde bizim için neler planladığını ilerde

yalnız beni tut aklında; anlarsın ya
vakit geçmiş olacak o zaman baş sağlığına ya da duaya

gene de eğer unutursan beni bir süre
ve hatırlarsan sonra, dert edinme

çünkü eğer karanlık ve çürüme bırakırsa geride
bir zamanlar benim olmuş olan düşüncelerden bir zerre

kat kat daha iyi olsa gerek unutman ve gülümsemen
beni anımsaman ve üzülmenden"



"remember me when I am gone away,
gone far away into the silent land;
when you can no more hold me by the hand,
nor I half turn to go, yet turning stay.
remember me when no more day by day
you tell me of our future that you plann'd:
only remember me; you understand
it will be late to counsel then or pray.
yet if you should forget me for a while
and afterwards remember, do not grieve:
for if the darkness and corruption leave
a vestige of the thoughts that once I had,
better by far you should forget and smile
than that you should remember and be sad."

22 Ekim 2009 Perşembe

nihat berker



bugün saat 10:00'da turizm ve otelcilik yüksek okulu konferans salonunda nihat berker, araştırma odaklı eğitim konulu bir konferans verdi. katılmayı çok istiyordum. başka ders olsa gözünün yaşına bakmaz asardım lakin aynı saatlerde veri yapıları dersim olduğu için mecburen boynumu büktüm ve mühendislik fakültesinin uzun ince ve çamlarla bezeli yolunu tuttum. teknik bir aksaklık yüzünden ders iptal oldu ve konferansa yetişmek için hemen doğru yola koyuldum.

ne yazık ki epey bir kısmını kaçırmıştım. ama katılabildiğim kısım bile gelmeme değdiğini gösteriyordu. kendisiyle barışık, neşeli, zeki, başarılı ve idealist bir bilim insanı vardı karşımda. dünyanın bir numaralı bilim merkezi mit(massechusets taknoloji üniversitesi)'te saygın bir hoca iken bırakıp türkiye'de itü'de ders veren bir insandan bahsediyoruz. şişirme değil, gerçekten dünya çapında bir insan. bildiğini kendine saklayan türden de değil, yüksek nitelikli bir çok öğrenci yetiştirmiş. aynı zamanda o kadar başarılı bir geçmişe rağmen, konuşmasında hiç ego şişkinliği fark etmedim. en ufak başarısından kasılarak bahsedenler geldi gözümün önüne.

konuşmasını bitirdikten sonra, adet olduğu üzere soru bekledi. ancak salondan çıt çıkmıyordu. ben de geç geldiğim için bir şey sormak istemiyordum. en nefret ettiğim şeylerden biridir işte bu sessizlik. kendine güvensizlikten mi, yoksa konferansı gerçekten dinlemediklerinden mi, neden hiç kimse soru sormak istemez hiç anlayamam. neyse efendim, kendisine teşekkür edildi. bu kez kürsüye erciyes üniversitesi rektörü fahrettin keleştemur çıktı. ilk kez gördüm kendisini. keşke görmeseydim.

komplekse girmiş olacak ki, konuşmalarıyla resmen küçültmeye çalıştı berker'i. bilmiyordu adam, o sırada kendi küçüklüğünü sergiliyordu. ben oturduğum yerden utandım bizim kompleksli rektörün yerine. "siz başarılısınız ama şanslı bir eğitim almışsınız, robert kolej ve istanbul üniversitesi'nde eğitim görme şansını yakalamışsınız. babanız üniversitede hoca imiş. vs." buna benzer saçmaladı durdu keleştemur. bir ara o kadar küçüldü ki (belki nihat hoca'nın 20 sene mit'de ingilizce ders vermesi içine dert olmuştur) fransızca eğitimi aldığını ve jean paul sarte'ı fransızca okuduğunu anlattı. koca adam, fallik dönem çocuğuna dönmüştü. yarıştırıyordu kendisini. zor dayandım, onun yerine utandım. çıkışta 3-4 öğrenci grubunun rektörün konuşmasından bahsettiğini duydum. onlar da inanamamıştı böylesi bir seviyesizliğe.

göreve gelir gelmez, lüzumlu lüzumsuz her bir haltı değiştiren bir rektör profilinden de bu tarz bir kişilik beklenirdi aslında. türkiye'nin en modern ve teknolojik bankası olan garanti'yi bırakıp harç paralarını yatırılması için köhne halk bankası ile anlaştı bu adam. tüm öğrencilere, öğrenci kimliği adı altında zorla (yasadışı ve insan haklarına aykırı bir şekilde) halk bankası'nda hesap açtırdı. devlet üniversitelerinde akademik kadroda neler döndüğünü nelerin prim yaptığını bilmeyen kalmamıştır. üniversite demek çalıntı tezlerle ünvan kazanan insancıklar, birbirini çekemeyen yetersiz insancıklar, bürokrat kılıklı içi boş insancıklar demek.

konferansın çıkışında etrafına gelen her öğrenciyle konuştu, savsaklamadan konuştu. neyse, ben de kendisini yakalayıp biraz konuşabildim. bir ara "sizi görünce richard feynmann'ı görmüş gibi oldum" dedim "sizden bir ders almış olmayı o kadar isterdim ki". gülümsedi adam, etrafını saran yetersiz bürokratik eğitmenleri kırmamak için "sizin de çok kıymetli hocalarınız var, her hoca kıymetlidir" gibisinden bir cevap verdi. sonra o sözde eğitmenlerin kuşatması altında gitti.