6 Kasım 2010 Cumartesi

altı kasım iki bin on

evet, kemerleri bağlayalım. varış yeri belli olmayan bir uçuş deneyimi başlıyor.

anlaşılabilirlik kaygısı ya da onun daha kuvvetlisi olan anlama kaygısı neredeyse tüm medeniyetimizi kendisine göre şekillendirmiş durumda. bu ilk cümle bile aslında anlaşılabilirlik adına can sıkıcı duruyor olabilir. ironi diyebilirdim, ama demiyorum. çünkü anlamaya ve bu fiilin değişik bakış açılarında çekilmiş hallerini çok da önemsemiyorum. zaten bu yazının amacı bu durumdan bahsedebilmek. platon'un retorik kitabı gibi kalabalık bir giriş yaptıktan sonra okkalı bir devam yapmak icab ediyor sanırım.

yazmak ve konuşmak zaten salt anlaşılma kaygısının heykelleridir. yani genellikle. önceki bir yazımda çok kısa bir şekilde bahsetmiştim bundan. yazmak konusunun üzerine bir büyüteç tutarsak, harflerin anlamsızlığını fark ederiz. daha doğrusu, bizim öğrendiğimiz ve kabullendiğimiz anlam dünyasına göre anlamsızlığını. her bir harf birer kafka'dır. bir şey anlatmak istemeyen minik piyonlarımızı istediğimiz düzende dizerek sanal bir anlam yakalama kaygısı güdüyoruz. ve bu sanallığı yüceltiyor, gerçeği çerçevenin dışında bırakıyoruz.

legolardan yaptığımız oyuncakları anlamlandırabiliyor ruhumuz. fakat lego parçalarının başlı başına varlığını ve anlamını sığdıramıyor içine. belki, o da çok nadiren, yürürken ayağımıza bir parça battığı zaman çok kısıtlı da olsa bir anlam yükleyebiliyoruz bu yapı taşlarına. canımız yandığı için genellikle öfke soslu oluyor bu tanım etiketleri, haliyle. işte bu yüzden yaşama dair varoluşsal kestirimler pek iç açıcı değil. belki de bu sıkıntı, varlıkları onlar henüz bize etkimemişken anlamlandıramamamızdan kaynaklanıyor. yani ayağımıza batmadan.

evet, varoluşsal sıkıntı hayatın en önemli düğümü. çözülmeyen ve çözülmesi zaten kendi içerisinde anlamsız olan bir düğüm. çözülmesinden bahsetmek de anlamsız. çünkü bizim anlayışımız kıyaslama ile ve referans alma ile çalışır. nasıl ki bilgisayar sistemleri binary lojik işlemler ile algılayabiliyor ve karar verebiliyorsa, biz de böyle çalışıyoruz. niteliklerden kurtularak "şey"lerin sadece kendi özleri ile ilgilenemiyoruz. çünkü biz sadece bize görünen, bizi etkiyen belirteçlere göre algı kapılarımızı açabiliyoruz.

öz, karanlık bir odadaki bir canlı gibi. bize çarpana kadar beklemekten başka yapacağımız bir şey yok. çarptığı zaman ise sadece mevcudiyetinden emin olabiliyoruz: "evet, var". ancak daha fazlası imkansız. zaten mevcudiyet yalındır. üzerine bir şey almaz. sıfatı yoktur. sıfatı olmayınca göremiyoruz, beklendiği üzere. işte böyle kendi kuyruğunu yiyen bir yılan, ve hatta klein şişesidir bu girift sıkıntı.

aslında tam da buradan absürd kavramına sıçranabilirdi. ama bende cümleler ve betimlemeler yavaş yavaş flulaştı. burada keselim. belki ona da ayrı bir uçuş düzenleriz.