19 Mart 2010 Cuma

düşüyorum


saçma sapan bir yazı olacak, özür diliyorum. bir sonraki cümleyi bile kafamda kurmadan yazıyorum. yazmaya ihtiyacım var galiba.

ben hiç günlük tutamadım. ne kağıt kalemle, ne de klavyeyle. aslında alışık değilim galiba içimi açmaya. yazmak rahatlatıyor diyorlar, doğrudur. ama her şeyden ayan beyan bahsetmek de hoşuma gitmiyor. en fazla, üstünü kapatarak bir şeyleri dışa vurabiliyorum. sanatçı tarafımı işte bunu için seviyorum. iki satırla, iki grafikle, iki kelimeyle, iki karalamayla içindekini kusabiliyorsun. ama an oluyor, yetmiyor. öğrendim, yetmiyormuş.

hayat enteresan. kendine yeni bir dünya kurup bulutsu hayallerin arasında geleceğe gülümserken, aynı gün içerisinde o yükseklikten yere çakılabiliyormuşsun. yere çakılıp, kolayca, acısızca ölmüyorsun da. öyle bir şansın da yok. bütün hücrelerinle hissediyorsun acıyı. kırılan kemiklerine mi, yoksa dağılıp giden hayallere mi üzülmeli? yoksa, her şeyin ötesinde, batan ve geri gelmeyeceğini bildiğin güneşine mi? öfke mi? ağlamak mı? pes etmek mi?

geri dönüşü olmayacak şeyler de varmış, yeni anladım. çok şey bilirim sanırdım. iyi anılar ruhunu bir kere okşayıp geçerken, kötü anılar iğrenç bir parazit gibi yaşarmış. resim kareleri ilk günkü gibi. sesler, ayrıntılar, takvimler. geriye dönme şansın yok. ama gri tonlardaki geçmişin seni bir duman gibi kovalıyor. kaçış yok. artık yaşamaya çabalayacağın her mutlu andan bir kısmını vergi olarak geçmiş hüzünlerine vereceksin. eskisi gibi olmayacak. peki ne yaptım ben? mutluluk hesapları yaparken gelecek mutluluklarımı mı ipotek ettim? hiç adil değil.

unutamıyorum. hiç bir şey bilmiyorum. evet bu, saçma bir vaziyete uygun saçma bir konuşma.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder