27 Ekim 2009 Salı

bir şeyler üzerine


insanı zaman olgunlaştırıyor. doğadaki her şey gibi olgunlaşıyorsun fakat yıpranıyorsun da. yaşadıklarımızdan ibaretiz aslında; yediklerimizden, içtiklerimizden, düşündüklerimizden ve hissettiklerimizden. ve kaçınılmaz bir şekilde algımız da buna göre şekilleniyor. kendi dünyamızı kendimiz yaratıyoruz ve yaratmaktayız her an için, hiç durmuyoruz. evet hiç durmuyoruz. çünkü evrende ve (evrenimize ideaları katarak oluşturduğumuz) onun da üst kümesi olan "her şey" aleminde durmak diye bir şey tanımlanmamış. bana duran bir şey söyleyebilir misiniz? hayır, yok. çünkü durmak ölümdür bizim "her şey" alemimizde. duygular kararlı değildir, standartlar net değildir, düşünceler durağan değildir, tüm bilimimizi üzerine kurduğumuz ışık hızı sabitinin kesinliğinden ve değişmezliğinden bile emin olamayız. sürekli, bitmez tükenmez bir hareket döngüsü içerisinde her şey. niye, diye soramadan edemiyoruz. niye tüm bu koşuşturma, neden karda mahsur kalmış ve de hareket etmezse donacak olan insanlar gibi her şey?

yo, hayır yanlış anlamayın, "hayatın anlamı nedir" şeklindeki o kadim ve yanıtı bilinmez varoluşsal soruyla uğraşıyor değilim. epey de zaman oluyor bu soruyu sormayı gereksiz görüp ilgilenmdiğimden beri. ama kısaca buna da değinmek isterim. hayatın anlamı yoktur. ve hayat bizim anlamlandıramayacağımız kadar yüksek anlamlıdır. hayatın net bir anlamı olsa bile, "hayat"ın içerisinde tanımlı olan bizler için böyle bir anlamdan bahsetmek saçmadır. ancak tabi ki epey insan bunu düşünecek ve yanıtlayacak, çünkü soru sormayan insanın varoluşu da anlamsız gelir galiba.

asıl bahsetmek istediğim, bu bitmek tükenmek bilmeyen devinim içerisinde, bu hiç bir şeyden net emin olamadığımız değişken ve göreli "her şey" aleminde, tüm bunların farkına vardıktan sonra sersemlemek ve sırtını dayayacak bir duvar bulabilme endişesi taşımak. tam olarak böyle bir durumdayım epeydir. insanların düşüncelerini özel bir takım tekniklerle okuyabilen bir adamın içine düşeceği o halin bir benzrini yaşıyorum. o adam çevresindeki insanların iç yüzlerini gördüğü zaman eski aptal, gerçektn habersiz ve mutlu zamanlarına özlem duymaz mı? umutsuzluğa düşmez mi? içinde bulunduğum hal de bundan farksız sanırım. insanların içlerini okuyamıyorum ama az da olsa olayların ve kavramların içini okuyabiliyorum. daha aptal olmayı inanın isterdim. bunlar şov cümleleri değil. gerçekten isterdim.

yüksek algılar ve daha da önemlisi yüksek farkındalık, yüksek sorumluluklar ve ıstırap getiriyor beraberinde. aynı zamanda da kaçınılmaz büyük bir yalnızlık ve anlaşılmazlık. dünyayı hep bir sürgün yeri gibi görmek, hiç bir zaman evinde hissedememek, hep misafir gibi davranmak. evet, misafir gibi, hiç bir şeyi sahiplenemeden yaşamaktan söz ediyorum.

tüm bu kelimeleri ve tümceleri uc uca eklerken dahi, tam olarak anlaşılamayacak olduğumu biliyorum. ne kadar ironik.

3 yorum:

  1. elbette "hayat, evren ve her şey"le ilgili nihai sorunun nihai yanıtını bulmuş değilim ama sanki daha aptal veya farkındalıktan yoksun olmak, daha az mutsuz olmamızı sağlasa bile, bu hayatta ortak bir amacı olmalı insanoğlunun diye düşünüyorum, varoluşumuza dayanan. bazen aynı şeyi istediğim anlar oluyor ama sonra tekamül, diyorum, hep o farkındalıktan geçiyor. keşke herkes farketse..

    YanıtlaSil
  2. aslında farkındalık dediğimiz şeyin bile doğruluğundan emin olamıyoruz. kendimizce yaşadığımız bir sanrı olamaz mı bu, veya kendini çok değerli görme arzusunun ortaya koyduğu bir sentetik etki? ama bu vaziyetin her halükarda acı verici olduğu kesin, evet.

    YanıtlaSil
  3. aslında kendi değerinin nereden kaynaklandığını bulma çabası ve arayışı. zaten ne geliyorsa başımıza bundan geliyor ya... belki yanlış yöntemler denedik, yanlış umutlara tutunduk, bilemiyorum..

    YanıtlaSil