20 Aralık 2009 Pazar

uyumak (sleeping) - christina rossetti


"uyumak en sonunda, biter dert ve kargaşa
uyumak en sonunda, geçer dehşet ve uğraşma,
üşümüş ve bembeyaz, dostun ve sevgilinin gözünden uzakta,
uyumak en sonunda.

yorgun bir kalp yok artık, yönelen aşağıya ya da kaplanan bulutlarla
buran sancılar yok artık ya da duran havada kaydırarak korkuları,
uyumak en sonunda çabucak kilitlenerek rüyasız bir uykuda.
uyuyakalmak hızla. şarkı söyleyen kuşlar yapraktan örtülerinin içersinde
uyandıramazlar onu, ne de sallarlar rüzgârlı cümbüşle.
erguvan renkli dağ kekiğinin altında ve yoncanın mor boyalı
uyumak en sonunda."



"sleeping at last, the trouble and tumult over,
sleeping at last, the struggle and horror past,
cold and white, out of sight of friend and of lover,
sleeping at last.

no more a tired heart downcast or overcast,
no more pangs that wring or shifting fears that hover,
sleeping at last in a dreamless sleep locked fast.
fast asleep. singing birds in their leafy cover
cannot wake her, nor shake her the gusty blast.
under the purple thyme and the purple clover
sleeping at last."

11 Aralık 2009 Cuma

pycairo - gelişmiş resim oluşturma ve işleme

cairo isimli mükmmel bir grafik çizim kütüphanesi var. örnek vermek gerekirse, mozilla tüm sayfa içeriklerini ve dahi kendi arayüzünü bununla çizdiriyor. işte bu güçlü grafik çatısının tabi ki bir de python bağlayıcısı (binding) mevcut. adı pycairo.

kodun içerisinde kısmen de olsa kullandığım için bilgi vermek istiyorum. pil (python imaging library) adı altında bir başka kütüphan daha mevcut python altında grafik ile ilgili. ama bu çizimden ziyade resim işlemleri, efektler ve tip dönüşümleri üzerine çalışıyor.

örneğimizde, pycairo'yu kullanarak, bir metin dosyasındaki (yazı.txt) metin alınıp efektler uygulanarak çizdiriliyor. daha sonra bu çizdirilen resim bir dosya olarak kaydediliyor.

#!/usr/bin/env python
# -*- coding: utf-8 -*-

import cairo
import Image

ekranx = 1024
ekrany = 768
fontsize = 20

def main():
golge()

def goster():
i = Image.open("o.png")
i.show()

def golge():
surface = cairo.ImageSurface(cairo.FORMAT_ARGB32, ekranx, ekrany)
c = cairo.Context(surface)

c.set_source_rgba (0.1, 0.5, 0.7, 1)
c.paint_with_alpha (1)
c.fill()

f = open("yazı.txt", "r")
yazi = f.read()
c.select_font_face("meta bold turk", cairo.FONT_SLANT_NORMAL, cairo.FONT_WEIGHT_BOLD)
for i in range(fontsize, fontsize*2):
c.move_to(0, fontsize*4 - i)
c.set_source_rgba(0, 0, 0, 0.001*i)
c.set_font_size(i)
c.show_text(yazi)
c.move_to(0, fontsize*2)
c.set_source_rgba(1, 1, 1, 1)
c.set_font_size(fontsize*2)
c.show_text(yazi)

c.set_line_width(fontsize/10)
c.move_to(0, fontsize*2)
c.line_to (ekranx, fontsize*2)
c.set_source_rgba(1, 1, 1, 1)
c.stroke()

surface.write_to_png ("o.png")
goster()


if __name__ == '__main__':
main()



cairo ile yapılabilecekler gerçekten sınırsız. bu basit örneği sırf temel işlemleri göstermek ve bir fikir verebilmek için yazdım. çok daha eğlenceli ve şaşırtıcı örnekler sadece hayal gücünüze kalmış.

10 Aralık 2009 Perşembe

sonsekme - bilişim gündemi

mustafa ile bir projenin altına girdim. proje, son sekme. kapatmaya kıyamadığın son sekme olmak için yola çıktık.

bilgisayar ve bilişim teknolojileri alanındaki gelişmelerin ne kadar hızlı olduğunu biliyorsunuz. bu gündemi takip etmek zaman zaman çok sıkıntılı ve zor bir iş olabiliyor. bu iş için açılmış büyük global siteler var. biz de bu işi türkiye için yapmak istiyoruz. kısa açıklamalarla sıcak gelişmeleri, haberleri ve olayları paylaşacağız.

jako - python ile blogger bağlantısı

jakobyen adı altında twitter benzeri, kendi kendime geyik falan fıstık yazılar yazdığım bir yr yapmış idim. buraya kolayca yazı eklemek için bir program yazayım dedim. blogger python api'sini yükledim. sonrasında kendimi python'a emanet ettim. programlama yapabilmenin en sevdiğim yanı, işte bu tür ufak istekleri anında kendi kendine gerçekleştirebilmek, birisinin eline bakmamak. işte fırından yeni çıkan jako;

#!/usr/bin/python
# -*- coding: utf-8 -*-

from gdata import service
import gdata
import atom

blog_id = "6918321936209405684"
sifre = raw_input("şifre: ")

blogger_service = service.GDataService('apshalasha@gmail.com', sifre)
blogger_service.source = 'bloglite'
blogger_service.service = 'blogger'
blogger_service.account_type = 'GOOGLE'
blogger_service.server = 'www.blogger.com'
blogger_service.ProgrammaticLogin()

def olustur(blogger_service, blog_id, content):
entry = gdata.GDataEntry()
entry.title = atom.Title('xhtml')
entry.content = atom.Content(content_type='html', text=content)
return blogger_service.Post(entry, '/feeds/%s/posts/default' % blog_id)

metin = raw_input("yazı: ")
if metin != "":
blogEntry = olustur(blogger_service, blog_id, content=metin)
print ";)"
else:
print ":("

bu kodu bir dosyaya kaydedip, o dosyanın adını (atıyorum) ahmet.py yapıyorsun. daha sonra da komut satırından python ahmet.py diyerek çalıştırıyorsun.

olay işte bu kadar basit. önce şifreyi soruyor, sonra da yazıyı giriyorsun ve bitiyor. bunu sırf kendi jakobyen blogum için yazdım. o sebepten, başlıksız gönderiyorum yazıları. belki ileride daha genel bir program da yazabilirim. ama bu tarz bir uygulamanın python üzerinde ne kadar kolay gerçekleştirildiğini göstermek amacıyla ekledim bu kodu.

bu arada bir de facebook için uygulama yazmakla uğraşıyorum bu aralar. ama masaüstü (desktop) uygulaması. site üzerindeki anket, kim ne gizliyor, sen mal mısın vs uygulamalardan değil. onunla ilgili gelişmeleri de buradan şe'yaparım.

8 Aralık 2009 Salı

ben bir çıbanım - gökhan serter


"ben bir çıbanım
duman duman doğdum ortadoğudan
cerihama bakamaz gözleriniz
kanarım her şafağında kudüsün
bana sürülecek ilaç yok
kanıyorum ruhunuzda
çaresizsiniz
hayfa
beyt lahim
ve kuruyor elleriniz
zeytin dallarından dökülüyor etlerim
çarmıhtan sızan benim nefesim
tuz banmışlar yarama
kanıyorum
acıyorum içinizde
her seferinde aksediyor sesim
isa’nın beşiğine sızıyor kanım

infazım yok benim
ben bir çıbanım
delik delik deşilmiş yüzüm
gözleriniz
neden kapandı yüzüme gözleriniz
iğrençliğim
toprağa dökülüyor derim kemiğim
yalnızlığıma merhem isalar yok bana
ellerimde irin
gözlerim fersiz
cenin
eriha
ve kuruyor elleriniz"


düşle edebiyat ve kültür dergisi 99. sayısında ucube şiirim yayınlandı mavi seçki bölümünde. diğer şiirleri okuyordum ve gökhan serter'in bu eseri beni tam manasıyla mest etti. kıskandım açıkcası. bu kadar büyük acı ve gözyaşı bu kadar etkileyici ve insanların gözüne gözüne sokmadan anlatılabilirmiş onu anladım. böyle insanların hala amatör olması ve boş tıngırdamaların -şöyle yada böyle- göz önünde olması canımı çok sıkıyor. seni tanımıyorum ama, yolun açık olsun.

aralıktayım


ansızın aksini arzetti akşam
anladım aynadakineymiş aşkım

asla ardından ağlamam
ama avuçlarımı açarım

anla artık alamam ahını
ancak arada adını anarım

Mustafa Yılmaz

6 Aralık 2009 Pazar

kalbimin derinlerinden - halil cibran


kalbimin derinlerinden bir kuş uyandı
ve uçtu gökyüzüne doğru.
yükseldikçe, daha ve daha,
büyümeye başladı daha da.

önce bir kırlangıç gibiydi,
sonra tarla kuşu ve kartal,
sonra bir bahar bulutu misali genleşti
en sonunda tüm yıldızlı gökleri kapsadı.

kalbimin derinlerinden bir kuş uyandı,
uçtukça büyüdü, çoğaldı,
oysa yüreğimi hiç terketmemişti...

4 Aralık 2009 Cuma

kasılan


kalp gibi kasılan
sönen ve parlayan
sen nefesimde dağılan
sen damarımda akan
veren ve alan

nasıl bahşediyorsun hayatı
ve nasıl alıyorsun
ki sen yaşamıyorsun bile
paylaş benimle sırrını

aç kapılarını bana
çocukmuşum gibi anlat
hayrete düşür beni
esrarın gözlerimi büyütüyor

herkes beni deli sanıyor
ama merak ediyor çocuk

nasıl yeşeriyor toprak
ve yapraklar kuruyor
değil mi ki herkes
doğuyor
ölüyor

Mustafa Yılmaz

3 Aralık 2009 Perşembe

kolaj


istanbul'u dinliyorum midem sancılı
her an ve her dakika siliyorum hayatı
ve ağlayarak yeniden doğuyorum

eğilmiş laciverte kanar muttasıl kanar ben deli
gecelerde boğazımı sıkan bilmiyorum kimin eli
ve gece içinde gece görüyorum

ben ona mecburum bilemez ve ben de bilmiyordum evvelden
şimdi nemleniyorum ve demleniyorum hiç bir neden görmeden
ve nefesimi artık arsenikle çekiyorum

kolpa bir hayat derliyorum sizlerden
sevinçler ve üzüntüler kesiyorum
maskeler biçiyorum yüzlerinizden
sözlerinizi çalıyorum dilinizden
ve dahi şiir yazıyorum
ve şimdi kolaj yaşıyorum

Mustafa Yılmaz

2 Aralık 2009 Çarşamba

tam ortasındayım


"tam ortasındayım yağmurun
karın soğuğun ortasındayım
nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye öğrenmeye

tam ortasındayım yolun
koşunun ortasındayım
tam varıyorum ki hedefe
bir yenisi başlıyor
bu oyun hep aynı, değişmiyor
hala devam hala figan
hem de bile bile

nasıl da paylaşıyor insan isterse
nasıl da birmiş meğer hasretler
nasıl da mecburmuşuz sabretmeye
sevmeye öğrenmeye"

tam ortasındayım işte. her şeyin tam ortasındayım. bekliyorum. ister dönemeç deyin, ister kilometre taşı, ister düğüm. ama ben bu koşunun ortasındayım.

24 Kasım 2009 Salı

ağıt (song) - christina rossetti


"gün gelipte ben ölünce, bir tanem
ne arkamdan ağıtlar yakılsın
ne bir servi boy atsın
ne de yanıbaşımı güller sarsın
yeşil çimeni sen ol toprağımın
yağmur tanelerinden ıslak
sonra da istersen hatırla
istersen de unut.
hava kararacak, görmeyeceğim
yağmur yağacak, hissetmeyeceğim
bir bülbül sesi yanık,
ve ben duymayacağım
arkasında güneş doğmayan
karanlıkta bir hayal misali
belki hatırlayacağım
belki unutacağım."


"when i am dead, my dearest,
sing no sad songs for me;
plant thou no roses at my head,
nor shady cypress tree:
be the green grass above me
with showers and dewdrops wet:
and if thou wilt, remember,
and if thou wilt, forget.
i shall not see the shadows,
i shall not feel the rain;
i shall not hear the nightingale
sing on as if in pain:
and dreaming through the twilight
that doth not rise nor set,
haply I may remember,
and haply may forget."

22 Kasım 2009 Pazar

ozan - hermann hesse


"yalnızca benim, yalnız olanın, üzerine
parlar tükenmeyen yıldızları gecenin,
taş çeşme sihirli şarkısını fısıldar,
yalnız bana; yalnızbaşına olan bana
kımıldar gezinen bulutların renkli gölgeleri
düşler gibi, üzerinde açık kırsal kesimlerin.
ne ev ne de çiftlik alanı,
ne ormanlık ne de avlanma yetkisi verilir bana,
hiç kimseye ait değildir benim olan,
korkutucu deniz,
oynayan çocukların kuş gibi pır pır eden sesleri,
gizli gizli aşık bir adamın akşamleyin yalnızbaşına ağlaması ve şarkı söylemesi.
tanrıların tapınakları da benimdir, ve benimkidir
geçmiş günlerin asillere ait korulukları.
ve gelecekteki cennetin ışık dolu mahsenlerinden
daha az olmayan evim:
ağaç duvaklarının gerisinde dalan akarsu,
ruhum sık sık yukarı saldırır özlemin komple uçuşunda,
kutsanmış adamların geleceklerine dikkatle bakmak için,
aşk için, yasanın sırtını yere getirerek, halktan halka sevgi götürmek için.
onların hepsini yeni baştan bulurum, asilce dönüştürülmüş:
çiftçi, kral, sanatkar, başı kalabalık denizciler,
çoban ve bahçıvan, hepsi onların
minnetle kutlar festivalini gelecekteki dünyanın.
yalnız ozan eksiktir,
yalnız olan, seyirci kalan,
insan özlemini elinde bulunduran, renksiz imaj,
geleceğin, dünyanın yürütülmesinin
başkaca gereksinmesi olmayan ondan. Bir yığın çelenk
boynunu büker onun mezarında,
fakat hiç kimse anımsamaz onu."

19 Kasım 2009 Perşembe

kaplan (tyger) - william blake


"kaplan! kaplan! yanmakta ışıl ışıl
karanlığın ormanlarında:
hangi ölümsüz el ya da hangi ölümsüz göz
yaratabilirdi senin heybetli simetrini?

hangi uzak yarlarda ya da hangi uzak göklerde
kurban edildi gözlerindeki ateş?
hangi kanatlar erişebilir ona?
hangi el kavrayabilir ateşi?

ve hangi güç ve hangi beceri
bükebilirdi kaslarını yüreğinin?
ve, yüreğin çarpmaya başladığında,
hangi dehşetli el ve hangi dehşetli ayaklar?

neydi çekiç? ya zincir neydi?
nasıl bir azaphanedeydi beynin?
neydi örs? ve hangi dehşetli kabza
ölümcül korkularını kavrayabilir?

yıldızlar savurunca aşağıya mızraklarını,
ve sulayınca cenneti gözyaşlarıyla,
güldü mü o yaptığını görünce?
kuzu' yu yaratan mı yarattı seni de?

kaplan! kaplan! yanmakta ışıl ışıl
karanlığın ormanlarında,
hangi ölümsüz el ya da hangi ölümsüz göz
yaratabilir senin heybetli simetrini?"


eşsiz bir şiir. vizeye çalışırken bir ara verdim, aklıma geldi tiger tiger burning light... ekleyeyim dedim. büyük romantiklerden biri olan william blake, bu şiirle kavramsal anlatımın sınırlarını zorluyor.

"tyger! tyger! burning bright
in the forests of the night:
what immortal hand or eye
could frame thy fearful symmetry?

in what distant deeps or skies
burnt the fire of thine eyes?
on what wings dare he aspire?
what the hand dare sieze the fire?

and what shoulder, & what art,
could twist the sinews of thy heart?
and when thy heart began to beat,
what dread hand? & what dread feet?

what the hammer? what the chain?
in what furnace was thy brain?
what the anvil? what dread grasp
dare its deadly terrors clasp?

when the stars threw down their spears,
and water'd heaven with their tears,
did he smile his work to see?
did he who made the lamb make thee?

tyger! tyger! burning bright
in the forests of the night:
what immortal hand or eye
dare frame thy fearful symmetry?"

16 Kasım 2009 Pazartesi

ucube


silkele
ve fırlat
at beni üstünden
yapabilecekken
ve tepin üzerimde
hala imkanın varken
korkmana gerek yok
seni boğmam için
henüz erken

sen
hayvan
kokuşmuş
devasa bedenin
ucubesin
ayakları yerde
kafası gökte
ve beslenirsin
pisliğinle

hayır
sevmem seni
görüyorum
tüylerin güzel
ama kandıramıyorum
kendimi
gizlemeye yetmiyor
devasa çirkin bedenini
nasıl seveyim
merdivenim var
tepesine çıkınca
çürümüşlüğünü görüyorum
tüylerini unutup
kusuyorum

sana
bu son uyarım
çık karşıma
sen de nefretini göster
benimki gibi
yap artık şunu
bekliyorum
hadi beni şimdi yok et
kapanınca gözlerim
lütfen huzurla
kokuşmaya devam et

çünkü
bir gün
çıplak ellerimle
boğacağım seni
korkmadan
gözlerine bakacağım
hırıldarken
son nefesinde
tüylerini okşayacağım
ağlayacağım
severdim tüylerini
ama unutacağım

yüz yıl
bağdaş kurup
bir ağıt yazacağım
ve bir destan
kimse okuyamayacak
anlayamayacak

Mustafa Yılmaz

15 Kasım 2009 Pazar

poetika


"şiir nedir" sorusunu sormak gibi bir saçmalık yapmayacağım. bu soru en az "sen nesin" veya "hayatın anlamı nedir" kadar çetrefilli bana göre. bu arada, bu sorular şiirle direkt bağlantılı. şiiri çözersen bunları da çözersin. bir de "ben şair değilim, ne haddime" gibi konuşma kalıpları var. eğer şiir yazıyorsan şairsin arkadaş. yok eğer yazdıklarını, şiirlerini, evlatlarını küçümsüyorsan diyecek bir şey yok. o zaman uğruna aşk şiirleri yazdığını da küçümsüyorsun. acılarını, mutluluklarını, içindeki o tarif edemediğin rahatsız kıpırtıyı da küçümsüyorsun. daha da fenası belki tevazu kılıfı altında kendini yüceltmeye çalışıyorsun.

ilham perisi denen şeye pek inanmazdım küçükken. tam bir mekanik model içerisinde düşünürdüm şiiri, adeta bir düz yazı kompozisyonu gibi.karar verirsin masaya oturursun arkadaş, yazarsın birbiriyle uyumlu kelimeler kullanırsın, "beğenmediğin yerin üstünü çizersin, düzeltirsin, böyle bir kaç saat uğraşıp ortaya güzel bir şey çıkarırsın" derdim. iş öyle değilmiş ve iş öyle değil.

kişisel sürecimi
anlatmak istiyorum müsaadenizle. herhangi bir yerde, bir anda aklımdan bir cümle, bir kaç kelime, bir tamlama gibi bir şey çıkıyor istemsizce. belki de bilinç altım bana sunuyor demeliyim. ardından bu "kendim tarafından bana hediye edilen ifadenin" etrafını dolduruyorum. tüm bu anlattıklarım bir iki dakika sürüyor. ve genellikle yanımda kalem kağıt olmuyor, süreç kafada cereyan ediyor. daha sonra kağıda döküyorum. eğer kağıda dökme kısmında çok fazla "şurası pek olmamış" dersem, kırpa kırpa şiirciğimi mahvediyorum. bu nedenle pek düzeltme yapmam. bir de işin şu boyutu var. şiir, o anki ruh halin içerisinde, kendi içerisinde anlamlı bir bütün. o halden, o moddan, o düşten çıkınıca anlamsızlaşabiliyor.

şiir yazmak istiyenlere tavsiyem, "şiir okuyun, çok şiir okuyun" falan değil. o zaten bana göre insan olmanın gerek şartı. şiir yazmak istiyorsan başına bir "iş" gelmesi lazım. dua etmeli başıma bir "iş" gelsin diye. aşık olmadan yazılmıyor. şu dünyada bana verildiği için en sevindiğim hediye şiir. hayata şiir nazarıyla bakmak tarifsiz. şiir ruhu hem bir lanet hem bir mükafat. onu o haliyle sevmek, lütfuyla, kahrıyla sevmek en güzeli. hem, "aşk" mazoşist değil midir zaten?

boyunayım (i am vertical) - sylvia plath


"boyunayım

ama enine olmayı tercih ederdim.
ben kökünü toprağa batırmış bir ağaç değilim
taşları ve o ana sevgisini emen
bu yüzden büyüyemiyorum parlak yapraklara her nisan,
bir çiçek tarhının güzelliği de olamadım ne yazık ki
sanki özenle boyanmış ve kendi payına düşen hayranlarını kabul eder gibi,
pek yakında bütün yapraklarından birer birer döküleceğini bilmeden.
benimle karşılaştırılırsa, ölümsüz sayılır bir ağaç
ve bir çiçek o kadar uzun boylu değildir belki, ama kalkışmanın anlamını bilir,
bense ömrünü bir ağacın, cesaretini istiyorum bir çiçeğin.

bu gece, yıldızların o sonsuz incelikte ışıkları altında,
ağaçlarla çiçekler serin kokularını serperlerken havaya.
aralarında yürüdüm, hiçbiri farkıma varmadan.
uykuya dalmadan düşünürüm de bazen
ben de onlar gibiyim aslında -
düşüncelerim bulanır sonra.
uzanıp yatmak, daha doğal geliyor bana.
sınırı olmayan sohbet yürürlüğe girdiği zaman, gökle aramızda.
ve son kez uzanıp yattığımda bir gün ben asıl o zaman yararlı olacağım:
o gün ağaçlar bana bir kez olsun dokunabilecek ve benimle ilgilenecek vakti olacak çiçeklerin"


sylvia plath'den geldi bu seferki alıntım. i am vertical. şairde deha böyle oluyor işte, yataylık ve dekylik bağlamında ele aldığı konuya bakınca tüylerim ürperiyor. yaşamına kendi elleriyle son veren bu kederli kadının kendi iç yalnızlığını ve başarılı yaşamının onu tatmin etmediğini daha güzel hangi örnek anlatabilirdi, bilemiyorum. dikey olmak gerçekten de mutluluk vermiyor. kendini yükselterek büyümek mutluluk vermiyor. belki de yükseklik yalnızlığımızı perçinliyor ve yalnız kaldığımızı anladıkça daha da yükselmek kaçmak istiyoruz. laf olsun diye söylemiyorum, gerçekten bu şiirin üzerine uzun konuşulur. şu anda uygun kıvamda değilim, belki bir başka yazıda başka bir konuyla bağlarım. orijinalini de veriyorum.

"i am vertical

but I would rather be horizontal.
i am not a tree with my root in the soil
sucking up minerals and motherly love
so that each March I may gleam into leaf,
nor am I the beauty of a garden bed
attracting my share of Ahs and spectacularly painted,
unknowing I must soon unpetal.
compared with me, a tree is immortal
and a flower-head not tall, but more startling,
and I want the one's longevity and the other's daring.

tonight, in the infinitesimal light of the stars,
the trees and the flowers have been strewing their cool odors.
i walk among them, but none of them are noticing.
sometimes I think that when I am sleeping
i must most perfectly resemble them-
thoughts gone dim.
it is more natural to me, lying down.
then the sky and I are in open conversation,
and I shall be useful when I lie down finally:
then the trees may touch me for once, and the flowers have time for me."

12 Kasım 2009 Perşembe

kayseri kitap kültür ve eğitim fuarı

kayseri'de 6-15 kasım arasında dünya ticaret merkezi fuar alanında ismi ve kapsamı meçhul bir organizasyon var. farklı yerlerde ve afişlerde "kayseri kitap kültür ve eğitim", "ulusların el sanatları ve hediyelik eşya" gibi farklı isimleri var. ne olduğunu kimse bilmiyor galiba. ama fuar kısmı kesin galiba.

geçen haftasonu gideyim dedim, kalktım gittim fuara. kökleri kafkaslarda, gövdesi yozgata'ta, yaprakları kayseri'de olan bir insanım. kayseri'nin kültür, kitap, sanat konusunda hangi noktada olduğunu iyi biliyorum. burada bu mevzuların önemi gerçekten de nokta mertebesinde. dairesel bir alan oluşturmuyor. yok desen yok değil, ama bir alanı yok. nokta işte.

bir örnek vermek istiyorum. binlerce insanın mabed gibi her hafta sonu tavaf ettiği ipeksaray'ı bilirsiniz. -1. katında vatan bilgisayar'ın çok geniş bir alanı var. işte bu alanda, vatan'dan önce alkım kitabevi (yanılmıyorsam) vardı. d&r tarzı çok ferah geniş bir kitapçı açmışlardı. oturup kitap okumak için puflar vardı mesela. çok hoş, hep hayalini kurduğum bir ortamdı. sonra kapandı ve bakkal dükkanı kadar küçük bir alana taşındılar. niye taşındıkları açık. kayseri'de kimse kitaba para vermez. bu budur.

şehir altyapı yönünden gelişiyor, hoşumuza gidiyor ve yöneticilerimizle gurur duyuyoruz. fakat hayatım kaldırım ve kanalizasyondan oluşmuyor ki benim. diğer şehirlerde yaşayanlar, kayseri'nin büyük şehir olduğunu ve çok ilerlediğini gördükçe, bu gelişmenin diğer alanlara da yansıdığını düşünüyorlar galiba. yani kayseri'nin ikinci bir ankara olma yolunda ilerlediğini düşünüyorlar. ne yazık ki öyle değil. yaşanan, çok asimetrik bir büyüme. kayseri'nin yerlileri tabir edilen çekirdeği bazı konularda hiç değişmiyor. üniversite öğrencileri ve dışarıdan gelen beyaz yakalı çalışanlar dışındakiler genellikle bu "diğer yöndeki" büyümeye iştirak etmiyor.

gittim fuara. haliyle, her fuar gibi, giriş ücretli. sembolik bir "1 tl" ücret söz konusu (hata, o 1 tl'yi almasanız fuar dolar taşardı). ama gene de fena değildi yoğunluk. ne olduğu belirsiz bir organizasyon olduğu için tabi ki imza günü benzeri bir şey yoktu. ön kısımda bir kaç kitabevinin standı, ardından dershaneler ve özel okullar geliyor, geri kalan büyük kısımda ise bijuteri, tekstil gibi sıradan standlar yer alıyordu. güney afrika, nijerya, hindistan gibi yabancı ülkelerden gelen katılımcılar da vardı. hindistan tekstil ürünleri ve ağaç işleme mobilyalarıyla galmişti. afrika tamsilcileri de tahmin edilebilceği üzere, kendi kültürlerini yansıtan hediyelik eşyalarla katılmışlardı. afrikalılar her zamanki gibi çok sıcak ve sempatikti. çok enteresan ve hoş şeyler vardı standlarında da. gülümseten bir olaysa, islami bir dergi ile komünist bir yayınevinin standlarının karşılıklı olmasıydı. ne güzel dedim, şu alanın dışında da hep böyle olsa keşke.

her pazar talas osmanlı evi'nde şiir akşamları düzenleniyormuş, haberim yoktu. o gün o etkinliği de fuar alanına taşımışlar. emekli, yeteneksiz, erciyes'e ve bağa bahçeye şiir yazan, çevresinin egosunu şişirerek başımıza bela ettiği modelden şairler vardı epeyce. kendine "tc kültür bakanlığı aşık büryani" yazılı rozet imal ettirip takan ego manyağı bir vaka da vardı, gülmemek için kendimi zor tuttum. bir iki şairi beğendim ama. aslında amatörler için iyi bir fırsat. bakarsın ben de katılırım bu osmanlı evi şiir akşamlarına.

10 Kasım 2009 Salı

kitap


bir araya gelmiş, hoş kokan matbuu kağıtlar bütünü. aslında sadece bizim anladığımızı yazan sihirli parşömenler. çünkü bazı an olur ki, daha önce bir kaç kez okuduğunuz halde bir cümleyi yeni görmüş gibi hissedersiniz. evet, sanki bir büyü yapılmış ve o cümle bir yerlerden süzülüp gelip kitabın satır arasına yerleşivermiştir. bu nedenle bazı eserleri tekrar tekrar okumak, her seferinde ruh halinize ve olgunluğunuza göre değişik tatlar almanızı sağlıyor. bu büyülü özellik keşfedildiğinden beri kitap fenomeni insanın medeniyetinde çok özel bir yere oturmuş durumda.

kişisel serüvenime gelince, bazen hiç ummadığım kitaplar bende ummadığım çağrışımlar yaptı, düşünce ufkumu genişletti, zihnimde yeni patikalar oluşturdu. aslında şiir/kitap incelemelerine temelde karşı olan birisiyim. bunun bir tecavüzden farkı olmadığını düşünürüm veya utangaç bir kızın elbisesini yırtmaktan.

körü körüne savunulan kitap okuma çılgınlığına karşıyım. genç beyinler daha ilk yıllarından itibaren kafalarını lüzumlu lüzumsuz gereksiz kitaplarla doldurmamalı. aksine onlara seçici olmayı ve sentezi öğretmeli. çünkü ne yazık ki okunan her satır, insanın özgür algısının etrafına eklenen bir parça çit haline geliyor. bir cinle yapılan antlaşma gibi adeta, bir şey öğrenmek karşılığında, içinde delicesine yanan özgür düşünce ateşinden bir parçasını kaybediyorsun.

onlar kimilerinin dediği gibi dostlarımız değil. dost veya düşman değiller düşler kurmak için aldığımız uyku haplarımız.

4 Kasım 2009 Çarşamba

bitmeyen şiir



...

ne bir gemiyle bilinmeyene gideceğim
ne de karanlık bir kuyuya ineceğim

nefes olacağım
rüzgarda bir hece
yağmurda bir ıslık
ve kar tanesinde
ağıt olacağım

şiir olacağım
dolduracağım gündüz ve gecenizi
tekrar edeceksiniz
kulaklarınıza fısıldadığım dizeleri

her tohumla birlikte canlanacağım
şarkılar söyleyip büyüyecek
kuru yapraklarla döküleceğim

her şey benimle nefes alacak
ölmeyeceğim

...

Mustafa Yılmaz

29 Ekim 2009 Perşembe

karmic koala bağlamında linux hikayem

ubuntu 9.10 sürümünün kod adı bu. koala sevdiğimiz, sempatik bi hayvan neticede. güzel seçim. sürüm bugün çıkıyor. cumhuriyet bayramı ile birlikte güzel bir kombo oldu. ben de hemen indirip geçmeyi düşünüyorum koala efendiye.

kişisel linux maceramın nasıl başladığını tarih olarak tam hatırlayamamak ile birlikte, bir knoppix live cd hatırlıyorum. adeta büyülenmiştim özelliklerinden. en çok da; sınırsız özelleştirebilme, yazılımların sistemle bütünleşik olması ve çeşitliliği ilgimi çekmişti. çeşitliliğin ne kadar önemli olduğunu şöyle anlatmaya çalışayım, hiç windows kurdunuz mu? kurdunuz, güzel. peki kurulumdan hemen sonraki "çıplak" halinin ne kadar itici ve depresif olduğunu gözünüzün önüne getirin. daha sonra da tek tıkla kurulabilen, kaldırılabilen, aramadan bulunabilen programları hayal edin. işte o hayalin gerçek olabildiğini görmüştüm.

akabinde bir kaç değişik sürüm kullanmış olmakla beraber, gnome'a göre kendimi kde cephesine daha yakın hissetmekteydim. çünkü ben, windows'u bile sınırına kadar özelleştirmeye çalışırdım. win 98'de klasörlerin yanındaki klasörün adını vs. gösteren bölümü bile tanınmayacak hale sokmuştum. kde'nin gelişmiş özelleştirme seçeneklerine hastaydım kısacası.

sonra pardus ile tanıştım. allahtan 1.0 versiyonuyla tanışmadım. o kadar toy haliyle tanışsam, diğer "türkçe linux" etiketli zırva dağıtımlardan zannedebilirdim. seviyeli bir birlikteliğimiz oldu. ancak kendine has pisi paket sistemi, bir süreden sonra yetmemeye başladı haliyle. kaynak koddan program kurmak, uyumsuzluklar, uğraşmak vs. derken bıktırdı kendisinden. zaten pardus kullanma amacım, bazı fanatik milliyetçilerinki gibi "milli işletim sistemi!!.." çığırtkanlığı değildi. sadece gerçekten iyi olduğu, yeniliğe açık ve gelişmekte olan bir sistem olduğu içindi. zaten hem açık kaynak felsefesine inanmak, hem de milli işletim sistemi gerektiğini düşünmek birbiriyle bağdaşmıyordu. ayrıldık, ama kalbimde hala ayrı bir yeri var.

debian iyi güzel ama bir aşamadan sonra sen pc için çalışıyor oluyorsun. dolayısıyla diğer alternatif ubuntu ile tanıştım. gnome masaüstüne alışmak biraz zor oldu. ama hem görsel bütünleşiklik hem de pratiklik açısından kde'den daha önde olduğu için sevdim neticede. minimalist bir sanat anlayışına da sahip olduğum için görsel tarafında da uyuştuk. birlikteliğimiz başladı. ati ekran kartlarının linux ile yaşadığı geleneksel problemlerden birisini yaşamamdan ve problemi gidermeye üşendiğimden kısa bir süredir xp efendiye mahkumum. karmic koala'yı özlemle bekliyorum.

28 Ekim 2009 Çarşamba

"hello world" fenomeninden kaçamazsın genç adam


python
print "hello world"
print "bye bye hapiness"

27 Ekim 2009 Salı

bir şeyler üzerine


insanı zaman olgunlaştırıyor. doğadaki her şey gibi olgunlaşıyorsun fakat yıpranıyorsun da. yaşadıklarımızdan ibaretiz aslında; yediklerimizden, içtiklerimizden, düşündüklerimizden ve hissettiklerimizden. ve kaçınılmaz bir şekilde algımız da buna göre şekilleniyor. kendi dünyamızı kendimiz yaratıyoruz ve yaratmaktayız her an için, hiç durmuyoruz. evet hiç durmuyoruz. çünkü evrende ve (evrenimize ideaları katarak oluşturduğumuz) onun da üst kümesi olan "her şey" aleminde durmak diye bir şey tanımlanmamış. bana duran bir şey söyleyebilir misiniz? hayır, yok. çünkü durmak ölümdür bizim "her şey" alemimizde. duygular kararlı değildir, standartlar net değildir, düşünceler durağan değildir, tüm bilimimizi üzerine kurduğumuz ışık hızı sabitinin kesinliğinden ve değişmezliğinden bile emin olamayız. sürekli, bitmez tükenmez bir hareket döngüsü içerisinde her şey. niye, diye soramadan edemiyoruz. niye tüm bu koşuşturma, neden karda mahsur kalmış ve de hareket etmezse donacak olan insanlar gibi her şey?

yo, hayır yanlış anlamayın, "hayatın anlamı nedir" şeklindeki o kadim ve yanıtı bilinmez varoluşsal soruyla uğraşıyor değilim. epey de zaman oluyor bu soruyu sormayı gereksiz görüp ilgilenmdiğimden beri. ama kısaca buna da değinmek isterim. hayatın anlamı yoktur. ve hayat bizim anlamlandıramayacağımız kadar yüksek anlamlıdır. hayatın net bir anlamı olsa bile, "hayat"ın içerisinde tanımlı olan bizler için böyle bir anlamdan bahsetmek saçmadır. ancak tabi ki epey insan bunu düşünecek ve yanıtlayacak, çünkü soru sormayan insanın varoluşu da anlamsız gelir galiba.

asıl bahsetmek istediğim, bu bitmek tükenmek bilmeyen devinim içerisinde, bu hiç bir şeyden net emin olamadığımız değişken ve göreli "her şey" aleminde, tüm bunların farkına vardıktan sonra sersemlemek ve sırtını dayayacak bir duvar bulabilme endişesi taşımak. tam olarak böyle bir durumdayım epeydir. insanların düşüncelerini özel bir takım tekniklerle okuyabilen bir adamın içine düşeceği o halin bir benzrini yaşıyorum. o adam çevresindeki insanların iç yüzlerini gördüğü zaman eski aptal, gerçektn habersiz ve mutlu zamanlarına özlem duymaz mı? umutsuzluğa düşmez mi? içinde bulunduğum hal de bundan farksız sanırım. insanların içlerini okuyamıyorum ama az da olsa olayların ve kavramların içini okuyabiliyorum. daha aptal olmayı inanın isterdim. bunlar şov cümleleri değil. gerçekten isterdim.

yüksek algılar ve daha da önemlisi yüksek farkındalık, yüksek sorumluluklar ve ıstırap getiriyor beraberinde. aynı zamanda da kaçınılmaz büyük bir yalnızlık ve anlaşılmazlık. dünyayı hep bir sürgün yeri gibi görmek, hiç bir zaman evinde hissedememek, hep misafir gibi davranmak. evet, misafir gibi, hiç bir şeyi sahiplenemeden yaşamaktan söz ediyorum.

tüm bu kelimeleri ve tümceleri uc uca eklerken dahi, tam olarak anlaşılamayacak olduğumu biliyorum. ne kadar ironik.

26 Ekim 2009 Pazartesi

ceket (coat) - william butler yeats


"şarkımı bir ceket yaptım,
eski mitolojilerden bezedim
tepeden tırnağa.
fakat aptalların eline geçti,
giydiler sanki kendilerininmiş gibi
herkesin önünde.
ey şarkı, bırak giysinler,
daha büyük iş ister
çıplak yürümek."


"i made my song a coat
covered with embroideries
out of old mythologies
from heel to throat;
but the fools caught it,
wore it in the world's eyes
as though they'd wrought it.
song, let them take it,
for there's more enterprise
in walking naked."


bu, ilk şiir çevirim oldu. bir iki gün önce okuduğum "yalnız yürümek" (walking naked) adlı kitapta geçen bir şiirdi. aslında türkçe hali pek de şiire benzemiyordu. mota mot çevrilmişti. kitap çevirilerinde pek dikkat etmezler içerideki şiirsel kısımlara. ben de acaba şuna bir el atsam nasıl olur diye düşündüm. gördüm ki, hakikaten çok zor iş şiir tercüme etmek. idealize edersek, aslında hiç bir şiir tercüme edilmemeli. fakat bütün dilleri bilemeyeceğimiz için bunu göz ardı etmek zorunda kalıyoruz.

şiir açıklamanın tecavüze benzediğini düşündüğüm için yorum yapmayacağım tabi ki şiirin kendisi hakkında. şiir fenomeni çok enteresandır. anlayan anlar ve de herkes kendine göre anlar. biraz damdan düşenin halini bilmekle alakalı okunan şiiri anlamak. senin hissettiklerini bir başkası da hissetmişse, ancak o seni anlar.

25 Ekim 2009 Pazar

mavi çiçek


etrafını saran hüznü içine çek
hisset beni ve anla
mavi çiçek

acı mısralar fısıldıyorsun
sislere ağıt yükleyip
şairlere yolluyorsun
endişelisin
çağrına kim gelecek
mavi çiçek

yüksek dağın zirvesindesin
ilk kim seni görecek
yapraklarını kim öpecek
gizli kalmak endişesinde misin
korkma ben yürüyorum hep
ve gün gelecek
mavi çiçek

mavi çiçek
zaman gelecek

Mustafa Yılmaz

mavi çiçek ya da orijinal adıyla "die blaue blume", romantikler için ulaşılamaz güzelliği ve gerçekliği simgeliyor. alman romantik şairi ve filozofu novalis ilk kez bu kelimeyi kullanmıştır. tarif edilemeyen o özlem, o kendisine çeken kuvvet ve cana tatlı gelen acı mavi çiçek imgesiyle somutlaştırılmakta. doğu kültürlerindeki şem ve pervane miti gibi, mavi çiçeğin de ona ulaşmaya çalışan ve ulaşamayacaklarını da bilen takipçileri oldu ve olacak.

aklında tut (remember) - christina rossetti


"aklında tut beni gittiğimde
çok uzaktaki sessiz ülkeye

artık elimden tutamadığında beni
ne de dönüp te kalamadığımda, neredeyse dönüverecekken geri

aklında tut beni günden güne
bana söyleyemediğinde bizim için neler planladığını ilerde

yalnız beni tut aklında; anlarsın ya
vakit geçmiş olacak o zaman baş sağlığına ya da duaya

gene de eğer unutursan beni bir süre
ve hatırlarsan sonra, dert edinme

çünkü eğer karanlık ve çürüme bırakırsa geride
bir zamanlar benim olmuş olan düşüncelerden bir zerre

kat kat daha iyi olsa gerek unutman ve gülümsemen
beni anımsaman ve üzülmenden"



"remember me when I am gone away,
gone far away into the silent land;
when you can no more hold me by the hand,
nor I half turn to go, yet turning stay.
remember me when no more day by day
you tell me of our future that you plann'd:
only remember me; you understand
it will be late to counsel then or pray.
yet if you should forget me for a while
and afterwards remember, do not grieve:
for if the darkness and corruption leave
a vestige of the thoughts that once I had,
better by far you should forget and smile
than that you should remember and be sad."

22 Ekim 2009 Perşembe

nihat berker



bugün saat 10:00'da turizm ve otelcilik yüksek okulu konferans salonunda nihat berker, araştırma odaklı eğitim konulu bir konferans verdi. katılmayı çok istiyordum. başka ders olsa gözünün yaşına bakmaz asardım lakin aynı saatlerde veri yapıları dersim olduğu için mecburen boynumu büktüm ve mühendislik fakültesinin uzun ince ve çamlarla bezeli yolunu tuttum. teknik bir aksaklık yüzünden ders iptal oldu ve konferansa yetişmek için hemen doğru yola koyuldum.

ne yazık ki epey bir kısmını kaçırmıştım. ama katılabildiğim kısım bile gelmeme değdiğini gösteriyordu. kendisiyle barışık, neşeli, zeki, başarılı ve idealist bir bilim insanı vardı karşımda. dünyanın bir numaralı bilim merkezi mit(massechusets taknoloji üniversitesi)'te saygın bir hoca iken bırakıp türkiye'de itü'de ders veren bir insandan bahsediyoruz. şişirme değil, gerçekten dünya çapında bir insan. bildiğini kendine saklayan türden de değil, yüksek nitelikli bir çok öğrenci yetiştirmiş. aynı zamanda o kadar başarılı bir geçmişe rağmen, konuşmasında hiç ego şişkinliği fark etmedim. en ufak başarısından kasılarak bahsedenler geldi gözümün önüne.

konuşmasını bitirdikten sonra, adet olduğu üzere soru bekledi. ancak salondan çıt çıkmıyordu. ben de geç geldiğim için bir şey sormak istemiyordum. en nefret ettiğim şeylerden biridir işte bu sessizlik. kendine güvensizlikten mi, yoksa konferansı gerçekten dinlemediklerinden mi, neden hiç kimse soru sormak istemez hiç anlayamam. neyse efendim, kendisine teşekkür edildi. bu kez kürsüye erciyes üniversitesi rektörü fahrettin keleştemur çıktı. ilk kez gördüm kendisini. keşke görmeseydim.

komplekse girmiş olacak ki, konuşmalarıyla resmen küçültmeye çalıştı berker'i. bilmiyordu adam, o sırada kendi küçüklüğünü sergiliyordu. ben oturduğum yerden utandım bizim kompleksli rektörün yerine. "siz başarılısınız ama şanslı bir eğitim almışsınız, robert kolej ve istanbul üniversitesi'nde eğitim görme şansını yakalamışsınız. babanız üniversitede hoca imiş. vs." buna benzer saçmaladı durdu keleştemur. bir ara o kadar küçüldü ki (belki nihat hoca'nın 20 sene mit'de ingilizce ders vermesi içine dert olmuştur) fransızca eğitimi aldığını ve jean paul sarte'ı fransızca okuduğunu anlattı. koca adam, fallik dönem çocuğuna dönmüştü. yarıştırıyordu kendisini. zor dayandım, onun yerine utandım. çıkışta 3-4 öğrenci grubunun rektörün konuşmasından bahsettiğini duydum. onlar da inanamamıştı böylesi bir seviyesizliğe.

göreve gelir gelmez, lüzumlu lüzumsuz her bir haltı değiştiren bir rektör profilinden de bu tarz bir kişilik beklenirdi aslında. türkiye'nin en modern ve teknolojik bankası olan garanti'yi bırakıp harç paralarını yatırılması için köhne halk bankası ile anlaştı bu adam. tüm öğrencilere, öğrenci kimliği adı altında zorla (yasadışı ve insan haklarına aykırı bir şekilde) halk bankası'nda hesap açtırdı. devlet üniversitelerinde akademik kadroda neler döndüğünü nelerin prim yaptığını bilmeyen kalmamıştır. üniversite demek çalıntı tezlerle ünvan kazanan insancıklar, birbirini çekemeyen yetersiz insancıklar, bürokrat kılıklı içi boş insancıklar demek.

konferansın çıkışında etrafına gelen her öğrenciyle konuştu, savsaklamadan konuştu. neyse, ben de kendisini yakalayıp biraz konuşabildim. bir ara "sizi görünce richard feynmann'ı görmüş gibi oldum" dedim "sizden bir ders almış olmayı o kadar isterdim ki". gülümsedi adam, etrafını saran yetersiz bürokratik eğitmenleri kırmamak için "sizin de çok kıymetli hocalarınız var, her hoca kıymetlidir" gibisinden bir cevap verdi. sonra o sözde eğitmenlerin kuşatması altında gitti.